Çoğu insan, yaptığı yanlışlardan dolayı pişmanlık duyar. Oysa hayatın sonunda insanı en çok yaralayan şeylerden biri de yapabileceği hâlde yapmadıkları, söyleyebileceği hâlde söylemedikleri ve engelleyebileceği hâlde engel olmadıklarıdır.
Bazen bir haksızlığa şahit oluruz. “Beni ilgilendirmez.” diyerek yolumuza devam ederiz.
Bazen bir mazlum yardım bekler. “Nasıl olsa başkası yardım eder.” diye düşünür duyarsız kalırız.
Bazen bir yanlışın büyüdüğünü görürüz. “Şimdi konuşmanın sırası değil.” diyerek sessizliği tercih ederiz.
Her sessizlik aynı değildir.
Bazen susmak hikmettir. Öfkeyle söylenecek bir sözün önüne geçmek, kırıcı olmamak veya fitneyi büyütmemek için susmak büyük bir erdemdir.
Ancak bazen de susmak, haksızlığın güçlenmesine zemin hazırlamaktır.
İnsan, doğruyu söylemek ile kırıcı olmak arasındaki ince çizgiyi iyi bilmelidir. Maksadı insanları incitmek değil, yanlışı düzeltmek olmalıdır. Çünkü hakikati söylemek, öfkeyle değil; hikmetle ve güzel bir üslupla anlam kazanır.
Toplumlar sadece kötülük yapan insanlar yüzünden bozulmaz. İyiliği savunmaktan vazgeçen insanlar da bu bozulmanın bir parçası hâline gelir.
Bir düşünelim…
Bugün çocuklarımız bizden ne görüyor?
Komşumuz bizim hakkımızda ne düşünüyor?
İş arkadaşlarımız bizi nasıl hatırlayacak?
Gerçekten doğruluğun yanında mı duruyoruz, yoksa rahatımız bozulmasın diye sessiz kalmayı mı tercih ediyoruz?
Vicdan, insanın içinde susmayan bir sestir. Her yanlış karşısında bize bir şeyler fısıldar. O sesi dinlemeyi bıraktığımız gün, sadece bir davranışımızı değil, karakterimizin bir parçasını da kaybetmeye başlarız.
Bazen bir yetimin başını okşamak, bazen yaşlı bir insanın yükünü taşımak, bazen bir gencin elinden tutmak, bazen de haksızlığa uğrayan birinin yanında durmak… Bunların her biri sessiz kalmamayı seçmektir.
İyilik sadece büyük işler yapmak değildir. Bazen zamanında söylenmiş bir doğru söz, bazen uzatılmış bir yardım eli, bazen de gösterilen bir vefa, yıllarca unutulmayacak izler bırakır.
Her insanın kendisine sorması gereken bazı sorular vardır:
Bir haksızlık gördüğümde ne yaptım?
Bir ihtiyaç sahibini gördüğümde nasıl davrandım?
Bir yanlışın düzelmesi için elimden geleni yaptım mı?
Yoksa “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” anlayışıyla mı hareket ettim?
Hayat, sadece yaptıklarımızın değil, yapmaktan kaçındıklarımızın da hesabını vereceğimiz bir emanettir.
Belki de bir gün geriye dönüp baktığımızda, en büyük pişmanlığımız yanlış yaptığımız günler değil; doğruyu bildiğimiz hâlde sustuğumuz günler olacaktır.
Sonuç
İnsan, sadece sözlerinden ve davranışlarından değil; imkânı olduğu hâlde yapmadığı iyiliklerden ve sessiz kaldığı haksızlıklardan da kendisini sorgulamalıdır. Çünkü erdemli bir hayat, yalnızca kötülük yapmamakla değil; iyiliğin yanında cesaretle durabilmekle mümkündür.
Hayat, bize sadece yaşama değil, gerektiğinde doğruyu savunma sorumluluğu da yükler. Önemli olan, bunu kırmadan, incitmeden, adalet ve hikmet çizgisinden ayrılmadan yerine getirebilmektir.