Categories: KÜLTÜR-SANAT

Yaren Atalar ile şiir ve edebiyat üzerine: Aşk ve Ceza’dan, Ahyar ve Yarence’ye

Söyleşi:Filozof Sosyolog

Edebiyat, yalnızca yazılan ve okunan eserlerden ibaret değil; dili, kültürü, toplumsal hafızayı ve insanın duygu dünyasını kuşaktan kuşağa taşıyan güçlü bir mirastır. Bir şairin dünyasına yaklaşmak ise yalnızca dizelerini okumak değil; kelimelerin ardındaki duygu, düşünce, hayat deneyimi ve bakış açısını da anlamaya çalışmaktır. Bu anlayışla hazırladığım “Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa” yazı dizisi kapsamında, Türkçeye, şiire ve edebiyata emek veren isimlerin sanat ve edebiyat yolculuklarını, eserlerini ve düşünce dünyalarını kendi anlatımlarıyla görünür kılmayı amaçlıyorum.
Bu söyleşi dizisinin konuğu; şiirleri ve kitaplarıyla edebiyat yolculuğunu sürdüren şair ve yazar Sayın Yaren ATALAR. Şiirlerinde aşk, özlem, ayrılık, yalnızlık ve insanın iç dünyasına dair duyguları işlerken; tarih, kültür ve geçmişin izlerini de edebî dünyasına taşıyan ATALAR, şiirin yanı sıra romanlarıyla da okuyucuyla buluşuyor. Ah Yar ve Yarence adlı şiir kitaplarının yanı sıra Aşk ve Ceza serisiyle farklı türlerde eserler veren ATALAR ile edebiyat anlayışını ve yazarlık serüvenini konuştuk.

Şiirden romana uzanan bu yolculukta; aşkın ve insanın iç dünyasının edebiyattaki karşılığını, tarih ve kültürün eserlerine yansımasını, Türkçenin şiir dili olarak imkânlarını, günümüz Türk şiirini, edebiyat dünyasına dair düşüncelerini ve edebiyata emek veren isimlere duyulan vefanın anlamını ele aldık.

Yaren ATALAR ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi keyifle okumanız dileğiyle…

Yaren Hanım, “Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa” söyleşi dizimize hoş geldiniz. Merhaba.
Merhaba, hoş buldum. Öncelikle bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum.

Sizi tanımayan okuyucularımız için Yaren ATALAR kimdir? Kendinizden bahseder misiniz?
17 Mart 1976’da Almanya’nın Bendorf şehrinde doğdum. Aslen Trabzon Maçkalıyım. İlk, orta ve lise eğitimimi Zonguldak’ta tamamladım. Eskişehir Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun oldum.

Beni biraz daha yakından tanımak isteyenlere ise ilk söyleyeceğim şey şu olur: Karadeniz kızıyım. İnadım da vardır, hırçınlığım da vardır; çabuk parlarım ama gönlüm de çabuk yumuşar. (Gülüyorum.) Sanırım Karadeniz’in biraz dalgasını, biraz fırtınasını, biraz da inadını taşıyorum.

Bir de Balık burcuyum. Belki şiire bu kadar gönülden bağlanmamda onun da payı vardır. Duygusallığım, sezgilerim, bir sözü herkesten biraz daha fazla içime almam… Sanırım şiirlerimin mayasında biraz da bu var. Ben çoğu şeyi önce aklımla değil, kalbimle karşılıyorum. Sonra o duygu bir yerde kelimeye, kelime de şiire dönüşüyor.

Şair ve yazarım. Şiirlerimde kimi zaman beşerî aşkı, kimi zaman ilahî aşkı kaleme alıyorum. Tasavvuf şiirlerim de var. Bunun yanında tarih, Türk dünyası, vatan, millet ve şehitlerimiz kalemimin önemli damarları arasında.

Aşk ve Ceza 1 ve Aşk ve Ceza 2-53. Mektup romanlarım; Ahyar ve Yarence adlı şiir kitaplarım yayınlandı. Bunun yanında farklı antoloji ve edebiyat projelerinde de yer alıyorum.

Ben bir Asena’yım. Bu da benim karakterimin, duruşumun ve kalemimin ayrılmaz bir parçasıdır.

Kısacası beni yalnızca “şair” ya da yalnızca “yazar” diye anlatmak biraz eksik kalır. Ben yaşadığını, inandığını, sevdiğini, özlediğini ve vefa duyduğunu kalemine taşıyan bir kadınım. Kalemim bazen aşka, bazen tasavvufa, bazen tarihe, bazen de vatana ve şehitlerimize döner; ama hangi konuda yazarsam yazayım, o satırların içinde mutlaka benden bir parça vardır.

Şiirle ilk tanışmanız ve şiir yazmaya başlamanız nasıl gerçekleşti? Sizi şiire yönelten ilk duygu veya düşünce neydi?
Ben şiire “Şair olacağım.” diyerek başlamadım.

Hayatımın zor bir döneminde bir rahatsızlık geçirdim ve yaklaşık bir ay boyunca konuşamadım. İçinizde anlatmak istediğiniz onca şey varken sesinizin çıkmaması çok başka bir duygu.

O dönemde psikoloğum bana “Yaz.” dedi.

Ben de günlük tutmaya başladım. Duygularımı, düşüncelerimi, içimde biriktirdiklerimi ve söyleyemediklerimi yazıyordum. Aslında ilk başlarda yaptığım şey şiir yazmak değil, psikoloğuma kendimi anlatabilmekti.

Fakat zamanla o günlüklerin dili değişmeye başladı. Cümlelerim duyguya, duygularım dizelere dönüştü.

Ben şiiri aramadım aslında.

Sesimin sustuğu yerde şiir gelip beni buldu.

Belki de kalemle gerçek anlamda tanışmam böyle oldu. Konuşamadığım günlerde kelimeler benim sesim oldu.

Şiir sizin için nasıl bir ifade alanı? Bir şiiri kaleme alırken daha çok duygularınızdan mı, yaşadıklarınızdan mı, gözlemlerinizden mi yoksa hayal dünyanızdan mı besleniyorsunuz?
Hepsinden besleniyorum.

Yaşadıklarım elbette şiirlerimde önemli bir yer tutuyor ama yalnızca kendi hayatımı yazmıyorum. Gördüğüm bir yüz, duyduğum bir cümle, bir insanın hikâyesi, eski bir eşya, bir vapur sesi, bir annenin susuşu bile bende şiirin kapısını açabiliyor.

Şiirlerimde bazen beşerî aşkı, bazen ilahî aşkı kaleme alıyorum. Tasavvuf şiirlerim de var.

Aşkı yalnızca iki insan arasında yaşanan bir duygu olarak görmüyorum. Hasretin de aşkı vardır, memleketin de, insanın Yaradan’a yönelişinin de…

Ben şiiri yazarken önce kelimeyi değil, duyguyu arıyorum.

Çünkü bana göre şiir önce insanın canına değmeli. Okuyan kişi benim yaşadığımı yaşamamış olsa bile bir dizede kendisini bulabiliyorsa şiir orada gerçek karşılığını bulmuştur.

Şiirlerinizde aşk, ayrılık, özlem, yalnızlık ve iç hesaplaşma gibi bireysel temaların yanında tarihî ve millî unsurlar da görülüyor. Bu farklı temalar edebî dünyanızda nasıl bir bütünlük oluşturuyor?
Çünkü bunların hepsi benim.

Aşkı yaşayan kadın da benim, ayrılığı yazan da; bir şehidin ardından ağıt yazarken kalemi titreyen de benim, Türk tarihini yazarken heyecanlanan da.

Bir şiirimde sevdiğime seslenebilirim; başka bir şiirimde Bozkurt’a, Kızılelma’ya, Türk tarihine veya şehitlerimizin hatırasına uzanabilirim.

Ben bunları birbirinden ayırmıyorum.

İnsanın yüreğinde yalnızca aşk yok. Vatan var, geçmiş var, anne var, evlat var, hasret var, inanç var.

Benim şiirim de bütün bunlardan besleniyor.

“Demir Dağ Susmuştu” şiirinizde Ergenekon, Bozkurt ve Kızılelma gibi Türk kültürünün güçlü sembollerine yer veriyorsunuz. Türk tarihinin, kültürünün ve mitolojik hafızasının şiirinizdeki yeri nedir?
Türk tarihi benim için yalnızca geçmişte yaşanmış olayların sıralandığı bir tarih kitabı değildir. Bir milletin hafızasıdır.

Ergenekon, Bozkurt ve Kızılelma da benim için yalnızca şiirde kullanılacak semboller değil; Türk milletinin yüzyıllardır taşıdığı büyük hafızanın parçalarıdır.

Ben bir Asena’yım. Dolayısıyla Türk tarihine, Türk kültürüne ve Türk dünyasına duyduğum bağlılık kalemime de doğal olarak yansıyor.

Geçmişi bilmeden bugünü anlayamayacağımıza inanıyorum. Çünkü bir millet hafızasını kaybederse zaman içerisinde kimliğini de kaybetmeye başlar.

Ben de kalemimin gücü yettiğince o hafızanın izini sürmeye çalışıyorum.

Aşk ve Ceza serinizde bir günlük üzerinden geçmişe uzanan; Trabzon’dan farklı coğrafyalara taşınan aşk, tarih, gizem ve insan hikâyeleriyle karşılaşıyoruz. Bu eseri yazmaya sizi yönelten temel düşünce ve ilham neydi?
Aşk ve Ceza, adıyla ilk anda iki yüreğin birbirine yazılmış hikâyesini düşündürebilir. Oysa benim bu romanda “aşk” diye tarif ettiğim duygu, bir gönül hikâyesinin sınırlarını çoktan aşan; insanı doğduğu toprağa, mensubu olduğu millete ve gölgesinde başını kaldırdığı bayrağa bağlayan çok daha büyük bir sadakatin adıdır.

Bu eserdeki “aşk”; vatana, millete, bayrağa ve uğruna bedel ödenmiş değerlere duyulan aşktır. “Ceza” ise o vatana, o millete ve o bayrağa ihanet edenlerin, yaptıklarının karşılığıyla yüzleşmesidir.

Bu yüzden Aşk ve Ceza benim için yalnızca bir aşk romanı değil; aynı zamanda bir Derin Devlet romanıdır.

Romanın dünyasında istihbarat, ajanlar, gizli yapılanmalar, devletin görünmeyen yüzünde yürütülen mücadeleler, sırlar ve geçmişten bugüne taşınan hesaplaşmalar var. Fakat ben bütün bunları yalnızca heyecan yaratmak için kullanmadım. O görünmeyen dünyanın içerisinde de insan var; sadakat var, ihanet var, fedakârlık var, kayıplar var ve ödenen bedeller var.

Çünkü bazen bir insanın en büyük aşkı başka bir insan değildir.

Vatanıdır.

Ve o aşk öyle bir aşktır ki gerektiğinde insan sevdiğinden, hayatından, hatta kendi canından vazgeçebilir; ama bayrağından vazgeçmez.

Romanın isminde geçen “Aşk” ile “Ceza” arasındaki bağ da tam olarak burada kuruluyor. Bir tarafta vatanına ve bayrağına sadakatle bağlı olanların aşkı; diğer tarafta o değerlere ihanet edenlerin karşılaşacağı bedel…

Bir günlük üzerinden açılan hikâye de zamanla bu büyük dünyanın kapısını aralıyor. Trabzon’dan başlayıp farklı coğrafyalara uzanan anlatıda geçmişle bugün, aşk ile ihanet, devlet ile istihbarat ve insanın kişisel hikâyesi birbirine bağlanıyor.

Ben Aşk ve Ceza’yı yazarken yalnızca olayları anlatmak istemedim. Okuyucunun kitabı kapattığında şunu hissetmesini istedim:

Bazı aşklar bir yüreğe yazılır; bazı aşklar ise bir vatana.

Ve vatana yazılan aşkın bedeli de sadakati de ağırdır.

Aşk ve Ceza’da yakın tarihe ilişkin olay ve unsurlara da yer veriyorsunuz. Tarihî konuları edebiyat aracılığıyla ele alırken sizin için önemli olan noktalar nelerdi?
Tarihî bir olayı romana yalnızca dekor olsun diye yerleştirmeyi doğru bulmuyorum.

Tarih insana değmeli.

Bir olay yaşandıysa onun bir ailede, bir annede, bir çocukta veya bir şehirde nasıl bir iz bıraktığını da görebilmeliyiz.

Bu nedenle Aşk ve Ceza serisinde tarih ile insan hikâyelerini iç içe yürütmeye çalıştım. Serinin “Bir Derin Devlet Romanı” omurgası da buradan geliyor.

Aşk ve Ceza 1 ve Aşk ve Ceza 2 – 53. Mektup eserlerimin senaryoları da hazırlandı. Bir yazar olarak kendi oluşturduğunuz karakterlerin bir gün ekranda hayat bulabileceği düşüncesi elbette çok heyecan verici.

Şiir ve roman arasında sizin açınızdan nasıl bir fark var? Şiirde yoğunlaştırdığınız duygu ve düşünceleri romana taşırken anlatımınızda ne gibi değişiklikler meydana geliyor?
Roman bana geniş bir dünya veriyor.

Karakter oluşturuyorsunuz; onun çocukluğuna, geçmişine, yaşadıklarına kadar inebiliyorsunuz. Olayları birbirine bağlıyor, bazen yüzlerce sayfalık bir dünyanın içinde yaşıyorsunuz.

Şiir öyle değil.

Şiir biraz daha acımasız. (Gülüyorum.)

Romanda üç sayfada anlatabileceğiniz bir duyguyu şiirde bazen üç dizeyle anlatmanız gerekiyor. Fazla kelimeyi kaldırmıyor.

Benim için roman anlatır; şiir hissettirir.

Romanı zihnimle de kuruyorum ama şiiri daha çok yüreğimle yazıyorum.

Bugüne kadar yayınladığınız kitaplarınızdan söz eder misiniz? Önümüzdeki dönemde üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız veya edebî projeniz var mı?
Romanlarım Aşk ve Ceza 1 ve Aşk ve Ceza 2 – 53. Mektup.

Şiir kitaplarım Ahyar ve Yarence.

Ayrıca Ada Vapuru Antolojisi de içinde bulunduğum edebî proje çalışmalarından biri.

Bunun yanında benim için çok özel bir yere sahip olan “Bir Şehit, Bir Öykü, Bir Şiir” projesinde çalışmalarımız devam ediyor.

Bu proje kapsamında şehitlerimizin hayatlarını, ailelerinden kalan hatıraları ve geride bıraktıkları izleri edebiyat aracılığıyla geleceğe taşımaya çalışıyoruz. Ben bu projeyi yalnızca bir kitap çalışması olarak görmüyorum. Çünkü bir şehidi yazmaya başladığınız andan itibaren yalnızca onun hayatını araştırmıyorsunuz; yavaş yavaş o hayatın içine giriyorsunuz.

Ailesinden kalan anlatıları okuyorsunuz, fotoğraflarına bakıyorsunuz; çocukluğunu, sevdiklerini, hayallerini, geride bıraktığı insanları öğreniyorsunuz. Bazen küçücük bir ayrıntı insanın içine öyle bir işliyor ki kalemi bırakıp uzun süre o hikâyeyi düşünüyorsunuz.

Ben onları yazarken çok ağlıyorum.

Bazen kaleme aldığım bir şehidimizin hayatı günlerce aklımdan çıkmıyor. Metin tamamlanıyor ama o insanın bende bıraktığı duygu tamamlanmıyor.

Şehit Ramil Rehimov Suceddinoğlu’nu kaleme aldım… Şehit Engin Şahin’i kaleme aldım… Şehit Xanverdiyev Resul’ü kaleme aldım… “Xani Dayı” lakabıyla tanınan Şehit Seyyaf Figanov Ahmedov’u kaleme aldım…

Her birinin hayatına, geride bıraktıkları hatıralara, fotoğraflarına ve hikâyelerine dokundukça benim için artık bir kitabın sayfalarında yer alacak isimler olmaktan çıktılar.

Onların da bir zamanlar güldüğünü, sevdiğini, özlediğini, ailesinin sofrasına oturduğunu, hayaller kurduğunu düşünüyorsunuz. Bir annenin evladını, bir ailenin gözünün önünden hiç gitmeyen yüzü tanımaya başlıyorsunuz.

İşte o noktadan sonra yazdığınız kişi sizin için artık bir dosyadaki isim değildir.

Hayatınızın bir parçası olur.

Kaleme aldığım şehitlerimizin hikâyeleri bende kalıyor. Bazen hiç beklemediğim bir anda bir fotoğraf gözümün önüne geliyor; bazen hayatlarına dair öğrendiğim küçücük bir ayrıntıyı hatırlıyorum. Aradan zaman geçse de o hikâyeler zihnimden ve gönlümden çıkmıyor.

Ve yine gözlerim doluyor.

Çünkü ben onların yalnızca şehadetlerini anlatmak istemiyorum. Nasıl yaşadıklarını da anlatmak istiyorum. Onların birer isimden ve tarihten ibaret olmadıklarını; seven, sevilen, hayal kuran ve geride kendilerini hasretle hatırlayan insanlar bıraktıklarını okuyucu da bilsin istiyorum.

Bu yüzden “Bir Şehit, Bir Öykü, Bir Şiir” benim için sıradan bir edebiyat projesi değildir. Kaleme aldığım her şehidimizin hatırasıyla birlikte omzuma başka bir emanet aldığımı hissediyorum.

Projenin gelirlerinin şehit ailelerine ve Mehmetçik Vakfı’na bağışlanması da bu çalışmanın taşıdığı anlamı benim için daha da büyütüyor. Böylece şehitlerimizin hatıralarını yalnızca kalemimizle yaşatmıyor; ortaya çıkan eserin gelirini de onların emanetlerine ve Mehmetçiğimize ulaştırıyoruz.

Çalışmalarımız bugün farklı coğrafyalara uzanmış durumda. Şu anda Musul Türk şehitlerini kaleme alıyoruz. Aynı dili, aynı kültürel hafızayı ve aynı kökleri taşıdığımız insanların hikâyelerini yazmak benim için ayrıca büyük bir sorumluluk. Çünkü sınırlar değişse de acının dili değişmiyor; bir annenin evlat acısı hangi coğrafyada olursa olsun aynı yerden yakıyor insanın yüreğini.

Azerbaycan’la olan gönül ve kalem bağım da devam ediyor. Azerbaycan’da gerçekleştirilen “Səni necə tanıdım?” projesinde ben de kalemimle yer aldım. Bir şehidimizin hatırasına kelimelerimle dokunmak ve onun hikâyesinin yaşatılmasına katkıda bulunmak benim için çok kıymetliydi.

Bu çalışma vesilesiyle Azerbaycan’a yeniden gideceğim. Benim için bu ikinci yolculuk yalnızca yeniden Azerbaycan’a gitmek anlamına gelmiyor. Kalemimle dâhil olduğum bir vefa yolculuğunun izini bu kez o topraklarda sürdürmek anlamına geliyor.

Bu proje bana belki de en çok şunu öğretti:

Bazı hikâyeleri siz yazarsınız; bazı hikâyeler ise siz onları yazarken gelip hayatınıza yerleşir.

Benim kaleme aldığım şehitlerimiz de artık yalnızca bir kitabın sayfalarında değiller.

İsimlerini biliyorum, hikâyelerini gönlümde taşıyorum ve her birinden bende bir iz kaldığını hissediyorum.

Edebiyat yolculuğunuz boyunca aldığınız ödüller, katıldığınız önemli edebiyat etkinlikleri veya sizin için özel anlam taşıyan başarılar oldu mu? Bunlardan söz eder misiniz?
Elbette oldu. Yaptığım çalışmaların görülmesi, takdir edilmesi ve bana plaketler verilmesi benim için çok kıymetli. Fakat ben bu yolculukta duvara asılan plaketlerden çok, insanın gönlüne asılan hatıraları önemsiyorum.

Özellikle Azerbaycan ziyaretim, hayatım boyunca unutamayacağım anılar bıraktı bende. Bakü’ye, Şuşa’ya ve Karabağ’a gittim. Şehitlikleri ziyaret ettim; o topraklar uğruna can veren şehitlerimizin huzurunda dualarımı ettim. Karabağ toprağına ayak basmak, Şuşa’yı görmek benim için yalnızca bir seyahat değildi. Yıllardır kalemimde taşıdığım Türk dünyası sevgisinin ete kemiğe büründüğü anlardı.

Bir de benim için bu yolculuğun çok daha özel, çok daha duygusal bir yanı vardı: Ganire Paşayeva’nın kabrini ziyaret etmek.

Ganire Paşayeva benim gönlümde sıradan bir isim değildir. Türk dünyasına olan sevgisi, duruşu, kalemi ve bıraktığı iz nedeniyle ona karşı her zaman ayrı bir muhabbet ve vefa duygusu taşıdım.

Kabrinin başına vardığımda benim için o an bir gezi programının parçası olmaktan çıktı. Uzun zamandır gönlümde taşıdığım bir değerin huzuruna çıkmış gibiydim.

Bazı insanların hayatınıza dokunması için onları her gün görmeniz gerekmez; fikirleriyle, duruşlarıyla ve bıraktıkları izlerle insanın gönlünde kendilerine bir yer açarlar. Ganire Paşayeva da benim için böyle bir isimdir.

Kabrinin başında bir süre öylece durdum. Söylenecek çok şey vardı ama bazı duyguların cümlesi olmuyor. İnsan bazen sevdiği ve değer verdiği birinin huzurunda konuşmaktan çok susmayı tercih ediyor. Ganire Paşayeva’nın mezarı başındaki o sessizliği bugün bile unutamıyorum.

Azerbaycan’da bulunduğum süre içerisinde Devlet Televizyonuna davet edilerek konuk oldum. Türk Konsolosluğunu ve Kaymakamlığı ziyaret ettim. Şehit aileleriyle tanıştım; onlarla aynı sofraya oturup yemek yedim, hikâyelerini dinledim. Gazilerimizle bir araya geldim, ellerini sıktım. Şehit ve Gazi Dernek Başkanıyla tanışma imkânım oldu.

Bütün bunlar benim için bir programın maddeleri değildi. Özellikle bir şehit ailesinin sofrasına oturduğunuzda karşınızda artık bir isim veya fotoğraf yoktur; bir annenin evladı, bir babanın gururu, bir eşin yarım kalmış cümlesi vardır. Ben şehitlerimizi yazarken taşıdığım sorumluluğu, o ailelerle yüz yüze geldiğimde çok daha derinden hissettim.

Türk dünyasına yönelik edebî ve kültürel çalışmalarım dolayısıyla aldığım plaketler elbette kitaplığımda kıymetli hatıralar olarak duruyor. Fakat bana sorarsanız asıl plaket insanın gönlüne verilendir. Bir şehit annesinin duası, bir gazinin elinizi sıkması ya da hiç tanımadığınız bir okuyucunun “Bu şiirde kendimi buldum.” demesi benim için çok daha büyük bir karşılıktır.

Azerbaycan’dan dönerken valizimde hatıralarım vardı ama gönlüm çok daha ağırdı. Bakü’yü, Şuşa’yı, Karabağ’ı; şehitlerimizi, gazilerimizi, ailelerini ve Ganire Paşayeva’nın mezarı başındaki o sessizliği de alıp geldim.

Bazı yolculuklardan insan evine döner.

Bazı yolculuklardan ise aynı insan olarak dönmez.

Edebiyat dışında ilgi duyduğunuz, koleksiyonunu yaptığınız herhangi bir şey ya da özel bir hobiniz var mı? Varsa biraz söz eder misiniz?
Benim tespihlere karşı özel bir merakım var. Uzun zamandır biriktiriyorum ve zamanla güzel bir koleksiyonum oluştu. Özellikle seyahat ettiğim şehirlerden kendime mutlaka bir tespih almaya çalışırım. Böylece her birinin bende ayrı bir hatırası kalıyor; elime aldığımda nereden aldığımı, o yolculuğu, o günü hatırlıyorum.
Hatta arkadaşlarım arasında bununla ilgili küçük bir esprimiz bile vardır. Birlikte bir yere gittiğimizde bazen ben bir anda ortadan kaybolurum. Beni ilk kez tanıyanlar, “Yaren nerede?” diye telaşlanınca arkadaşlarım hiç istiflerini bozmadan, “Yaren kaybolmaz, merak etmeyin. Siz en yakın tespihçiye bakın; kesin oradadır.” derler.
Gerçekten de çoğu zaman beni orada bulurlar. Sanırım artık tespih merakım benimle özdeşleşti. Benim için her tespih biraz hatıra, biraz yolculuk, biraz da yaşanmışlık demek. Belki bu yüzden koleksiyonuma baktığımda yalnızca tespihleri değil, gezdiğim şehirlerden biriktirdiğim küçük hatıraları da görüyorum.

Ayrıca evimde benim için çok özel bir yer var. Ben oraya sadece “Sığınağım” diyorum. Çünkü orası benim için bir odadan çok daha fazlası; geçmişimin, hatıralarımın ve hayatımdan geçip artık aramızda olmayan insanların izlerini taşıyan küçük bir dünya.

Kaybettiğim sevdiklerimden bana kalan eşyalar, dostlarımdan ve arkadaşlarımdan kalan hatıralar, geçmişimin farklı zamanlarından bugüne taşıdığım küçük emanetler orada benimle yaşamaya devam ediyor. Ben eski bir eşyaya baktığımda yalnızca o eşyayı görmüyorum; bazen bir yüzü hatırlıyorum, bazen bir sesi duyuyorum sanki, bazen de artık geri gelmeyecek bir zamana dönüyorum.

Sığınağımı biraz eski bir köy evi gibi düzenledim. Kilimlerim, minderlerim, eski eşyalarım var. Her birinin bende ayrı bir hatırası, ayrı bir hikâyesi var. Oraya girdiğimde bugünün telaşını kapının dışında bırakıyorum.

Gaz lambamı yakıyorum, radyomu açıyorum, kahvemi alıyorum…

Sonra geçip minderlerimin arasına oturuyorum.

Şiirlerimin büyük bir bölümünü de orada yazıyorum. Bazen radyo usul usul çalarken bir dize geliyor; bazen gaz lambasının ışığında uzun uzun susuyorum. Çünkü benim için şiir yalnızca kalemle yazılmıyor. Bazen bir kokudan, eski bir kilimin deseninden, yıllardır sakladığım bir eşyadan ya da radyodan gelen eski bir sesten doğuyor.

Belki de bu yüzden oranın adı Sığınağım.

Dışarıdaki dünya ne kadar kalabalık olursa olsun, kapısını kapattığımda orada kendime, geçmişime ve kalemime dönüyorum.

Kahvemi içerken geçmiş yanı başıma oturuyor; ben de şiirimi yazıyorum.

Hayvan sevgisinin hayatınızdaki yeri nedir? Özellikle hayvanlarla kurduğunuz bağdan biraz söz eder misiniz? Evinizde beslediğiniz bir evcil hayvanınız var mı?
Hayvan sevgisi benim hayatımın çok önemli bir parçası.

Özellikle kedilerle çok güçlü bir bağım var. Evimde on kedim var. Fakat onlara “evcil hayvan” demek bana hep eksik geliyor. Onlar benim için evimin birer ferdi; her birinin ayrı huyu, ayrı karakteri, ayrı bir dili var.

Ben hayvan sevgisini yalnızca bir canlıyı sevmek olarak da görmüyorum. Merhametin insanın vicdanıyla ilgili olduğuna inanıyorum. Konuşamayan, derdini bizim kelimelerimizle anlatamayan bir canlının açlığını, korkusunu ya da sevgisini anlayabilmek bana göre insan olmanın en güzel taraflarından biri.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) çok sevdiğim bir sözü vardır:

“Siz yerdekilere merhamet edin ki, gökteki de size merhamet etsin.”

Bu hadis benim hayvanlara bakışımı da çok güzel anlatıyor.

Bazen bir kedinin sessizce gelip yanıma kıvrılması, başını elime bırakması bana uzun uzun kurulmuş cümlelerden daha fazla şey anlatıyor.

Ben inanıyorum ki merhamet yalnızca insana gösterilen bir duygu değildir. Bir hayvana uzattığınız el, önüne koyduğunuz bir kap su, aç bir canı doyurmanız da insanın vicdanından bir parçadır.

Belki de bu yüzden benim evimde on kedi yaşamıyor sadece; on ayrı can, on ayrı hikâye benim hayatıma eşlik ediyor.

Günümüzde sosyal medya, şair ve yazarların okuyucularıyla doğrudan iletişim kurmasını sağlıyor. Siz sosyal medyanın edebiyatla ve okuyucu-yazar ilişkisiyle kurduğu bağı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sosyal medyanın doğru kullanıldığında edebiyat açısından önemli bir imkân olduğunu düşünüyorum.

Eskiden bir şairin veya yazarın okuyucusuna ulaşması çok daha zordu. Bugün yazdığınız bir şiir birkaç dakika içerisinde dünyanın başka bir yerindeki insana ulaşabiliyor.

Bu çok güzel.

Fakat bunun başka bir tarafı da var. Edebiyatın çok hızlı tüketildiği bir dönemden geçiyoruz.

Her yazılan metnin şiir, her paylaşımın edebiyat olmadığını düşünüyorum.

Yine de okuyucuyla doğrudan iletişim kurabilmek çok değerli. Çünkü bazen yazdığınız bir şiirin hiç tanımadığınız bir insanın hayatında nasıl bir yere dokunduğunu sosyal medya sayesinde öğreniyorsunuz.

Günümüz Türk şiirine ve edebiyat ortamına baktığınızda sizce şair ve yazarların karşı karşıya olduğu en önemli meseleler nelerdir?
Bence en önemli meselelerden biri özgünlük.

Birbirine benzeyen çok fazla metin görüyoruz.

Oysa her şairin, her yazarın kendine ait bir sesi olması gerektiğine inanıyorum. Bir şairin birkaç dizesini okuduğunuzda onun kalemini tanıyabilmelisiniz.

Bir başka mesele de hız.

Bugün her şey çok hızlı üretiliyor ve çok hızlı tüketiliyor. Şiirin de bu hızın içerisinde kaybolmaması gerekiyor.

Şair önce okumalı, beslenmeli ve zaman içerisinde kendi dilini kurmalı.

Türk şiirinde ve edebiyatında kendinizden önce yaşamış hangi şair ve yazarların eserlerini önemli buluyor, kimleri özellikle anmak istiyorsunuz? Bugünün genç şairlerine ve yazarlarına hangi isimleri okumalarını önerirsiniz?
Türk edebiyatının çok büyük ve zengin bir mirası var.

Nihal Atsız, Necip Fazıl Kısakürek, Yahya Kemal Beyatlı, Mehmet Âkif Ersoy, Attilâ İlhan ve Cemal Süreya gibi birbirinden farklı kalemlerin okunmasını önemli buluyorum.

Tasavvuf edebiyatında ise Yunus Emre, Mevlânâ ve Nesîmî benim için ayrı bir yerde duruyor.

Genç şair ve yazarlara tek bir isme veya tek bir edebî anlayışa bağlı kalmamalarını; farklı dönemleri, farklı şairleri ve farklı üslupları okumalarını öneririm.

Çünkü insan çok okudukça sonunda başkasına benzememesi gerektiğini öğreniyor.

Ve kendi sesini buluyor.

Son olarak, sizin için “vefa” nedir? Türk şiirine, edebiyatına ve sizden önce bu alanda emek vermiş şair ve yazarlara vefa göstermek sizce nasıl mümkün olabilir?
Vefa benim için bir insanı yalnızca hatırlamak değil; ondan geriye kalan izi unutturmamaktır. Bir şair bu dünyadan gider ama bir dizesi kalır. Bir yazar susar ama kitabının kapağını her açtığınızda yeniden konuşmaya başlar. Bana göre edebiyatın en güzel taraflarından biri de budur: İnsan fanidir ama sözü, kendisinden çok daha uzun bir ömre sahip olabilir.

Bizden önce yazmış, düşünmüş, kelimeleri uğruna emek vermiş insanların eserlerini okumak, okutmak, isimlerini yeni nesillere taşımak da vefanın bir biçimidir. Çünkü edebiyat yalnızca bugünün kalemlerinden ibaret değildir. Biz bugün bir cümle kurabiliyorsak bizden önce o dile ömür vermiş insanların bıraktığı büyük bir mirasın üzerinde duruyoruz.

Ben vefayı biraz da emanete sahip çıkmak olarak görüyorum. Bir şairin adını anmak güzeldir; fakat asıl vefa onun kitabını açmaktır. Bir yazarı ölüm yıldönümünde hatırlamak güzeldir; fakat asıl vefa onun sözünü yaşatmak, eserini başka bir kuşağın eline ulaştırmaktır. Çünkü bana göre insanı asıl unutturan ölüm değil, hatırlayan son insanın da susmasıdır. Bu yüzden kaleme, kelama ve bizden önce bırakılmış bütün güzel izlere vefa borcumuz olduğuna inanıyorum. Ben de kalemim elimde olduğu müddetçe o izleri unutmamaya ve unutturmamaya çalışacağım. Ve her zamanki sözümle ALLAH YÂR OLSUN.

Değerli zamanını ayırarak edebiyat yolculuğunu, eserlerini, şiire ve yazarlığa bakışını bizlerle paylaşan Sayın Yaren ATALAR’a teşekkür ediyor; bundan sonraki edebî çalışmalarında başarılar diliyorum. Kaleminin şiire, edebiyata ve kültürel hafızamıza yeni eserlerle katkı sunmaya devam etmesini temenni ediyorum.

“Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa” yazı dizimiz kapsamında gerçekleştirdiğimiz bu güzel söyleşiyi, Yaren ATALAR’ın kaleminden bir şiirle tamamlıyoruz.

Şimdi sözü şiire bırakıyoruz.

Keyifli okumalar…

ADAM
Sessize aldım dünyamı, sessizce,
Pişmanlıklar, serzenişler, haykırışlar ve isyanlar, senden sonra,
Hepsi tek tek vedalaştı yüreğimle.
Günaha battığımız gecenin sabahında,
Kirlenen yalnızca çarşaflar,
Dünyadan arınan bedenler.

Ruhunun ruhumla vuslatı,
Yaşanan her anın zırh gibi saniyelerle beynimde hüküm sürmesi,
Sen giderken, dilimde tek bir kelime:
Kendine iyi bak Adamım.

Terim terine, nefesin nefesime,
Nefsimi eline, kaygısızca, korkusuzca teslim ettiğim,
Adam, kendine iyi bak.

Ömür mü? Ödül mü?
Varlığın, mükafat mı?
Haramla helalin savaşması mı?
Yenmek mi? Yenilmek mi?
Yaşadığım…

Gözüme değen gözlerin,
Nazardan daha derin, derin, derin
Kendine iyi bak Adamım.

Yaren Atalar

GALU BELA

Ey Galu beladan beri sevdigim Yar ,
mahkemeyi Kübra kurulup
tüm insanlar korku ile hesap vermek için toplandığında,
mizan kurulup sorgu başladığında,
her kes susup tüm azalar konuştuğunda,
yer gök birlesip tüm olduğunda
senin bana yaptıklarını tüm aleme duyurdugumda
bana yaptıklarına yasattıklarına,
Melekler bile aglayacak
Yar Aglayacak

Yaren ATALAR

 

Kafkasya Haber

Recent Posts

FON VURGUNU VE MEHMET ŞİMŞEK

ADNAN ONAY   Ekonominin iyi yönetilmediğine dair geçmişte birkaç yazı kaleme aldım. Ekonomik dengelerin iyice…

4 saat ago

ÇAYELİ’NİN UNUTULMAZ DEĞERİ MUSTAFA KAZMAZ

Mustafa Kazmaz Rize’de 18 Aralık 1903 doğdu. Ailenin üçüncü çocuğudur. Çocukluk yılları Çayeli’yle Rize arasında…

5 saat ago

Beşiktaş ve Türk Futbolunun Önemli İsimlerinden Metin Keçeli Son Yolculuğuna Uğurlandı

Beşiktaş Spor Kulübü ve Türkiye Futbol Federasyonu’nun eski Genel Sekreteri, Rize’nin Çayeli ilçesi nüfusuna kayıtlı…

5 saat ago

Ahmet Mesut Yılmaz Sosyal Tesisleri Çayeli’nde Hizmete Açıldı

Rize’nin Çayeli ilçesinde yapımı Çayeli Belediyesi tarafından tamamlanan Ahmet Mesut Yılmaz Sosyal Tesisleri, düzenlenen törenle…

5 saat ago

Yeni Parti Rize’de merkez ilçe Başkanı Necati Topaloğlu oldu

Yeni Parti Rize İl Başkanlığı tarafından bugün gerçekleştirilen ilçe seçimleri tamamlandı. Merkez İlçe Başkanı Necati…

5 saat ago

SARIKIZ’I DÜNYA TANIYOR MU?

KAZDAĞLARI NEDEN HÂLÂ BEKLİYOR?

9 saat ago