Bir okul bahçesi düşünün…
Teneffüs zili çalıyor. Bir çocuk, oynayan arkadaşlarının yanına yaklaşıyor. Oyuna katılmak istiyor. Biraz bekliyor. Belki kabul ediliyor, belki edilmiyor. Oyunun kuralı değişiyor, küçük bir tartışma çıkıyor. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir teneffüs…
Oysa o birkaç dakikanın içinde koca bir hayatın provası var: Beklemek, kendini ifade etmek, reddedilmeyle baş etmek, başkasını dinlemek, anlaşmak ve yeniden denemek…
Karnede karşılığı yok belki ama hayatın kendisinde karşılığı çok.
Şimdi başka bir sahne düşünün. Hafta sonu, bir alışveriş merkezinin oyun alanı… Çocuklar yan yana, kendi dünyalarında. Biraz oyun, biraz yemek, biraz ekran. Gün güzel geçiyor. Herkes memnun.
Fakat insanın aklına bir soru takılıyor:
Çocuklarımızın hayatı bu kadar doluyken, çocukluklarına gerçekten ne kadar yer kalıyor?
Çünkü büyümek, yalnızca boy atmak, bilgi edinmek ya da yeni beceriler kazanmak değildir. Bazen bir arkadaşının üzüldüğünü fark etmek, bazen kaybettiğin bir oyuna yeniden katılabilmek, bazen de kendi isteğinden vazgeçip başkasını dinleyebilmektir.
İnsan, biraz da başka insanlarla büyür.
Çocuğun ilk hayat dersi bazen teneffüste başlar
Bir çocuğa paylaşmanın önemini anlatabiliriz. Empatiyi, nezaketi, uzlaşmayı öğütleyebiliriz. Ancak oyuncağını paylaşmayan bir arkadaşla karşılaşmadan paylaşmayı, bir başkasının kırgınlığını fark etmeden empatiyi, anlaşmazlığın içinden geçmeden uzlaşmayı ne kadar öğrenebilir?
Çünkü bazı değerler anlatılarak öğrenilir, bazıları yaşanarak yerleşir.
Akran ilişkileri çocuğa yalnızca arkadaş kazandırmaz; kendisini tanıma fırsatı da verir. Çocuk, arkadaşının itirazında kendi davranışını görür. Birlikte oyun kurarken başkasının isteğinin de en az kendi isteği kadar önemli olduğunu fark eder.
Her zaman kazanamaz. Her istediği olmaz. Bazen özür diler, bazen özrü kabul eder. Bazen oyunun dışında kalır, bazen başkasını oyuna davet eder.
Sosyal gelişim, çoğu zaman büyük eğitim programlarından önce, hayatın bu küçük karşılaşmalarında filizlenir.
Bugün çocuklarımızın akademik gelişimini dikkatle takip ediyoruz. Deneme sonuçlarını, sınav başarılarını, becerilerini ölçüyoruz. Peki, ne kadar iyi dinlediklerini, birlikte ne kadar üretebildiklerini, farklı düşünen bir arkadaşlarıyla nasıl ilişki kurduklarını ne kadar önemsiyoruz?
Belki de eğitimde daha sık sormamız gereken sorulardan biri bu.
Takvim doldukça çocukluk eksiliyor mu?
Bugünün çocukluğu, giderek daha fazla planlanan bir hayatın içinde geçiyor.
Ev, okul, servis, kurs, etkinlik, ödev…
Arada kalan zaman da çoğu kez bir şekilde dolduruluyor. Çocuk sıkılmasın diye etkinlik buluyoruz. Beklemesin diye ekran açıyoruz. Sorun çıkmasın diye oyunu düzenliyoruz.
Hepsi iyi niyetle…
Ama iyi niyetle yaptığımız her şey, gelişim açısından mutlaka iyi sonuçlar doğuruyor mu?
Çocuğu sıkıntıdan kurtarırken kendi oyununu kurma fırsatından da uzaklaştırıyor olabilir miyiz?
Oysa çocuk, ne oynayacağını bilemediğinde hayal kurabilir. Oyunu bozulduğunda yenisini icat edebilir. Arkadaşıyla anlaşamadığında kendi çözümünü arayabilir.
Hazır etkinliklerin elbette yeri var. Mesele etkinlikleri azaltmak değil; çocuğun kendi dünyasını kurabileceği alanları da korumak.
Çocukların yalnızca etkinliklere katılmaya değil, etkinlik üretmeye de ihtiyacı var.
Eskiden mahalle, pek çok çocuk için kendiliğinden oluşan bir buluşma alanıydı. Bugün şehirleşme, trafik, güvenlik kaygıları ve değişen aile yaşamı bu imkânları daraltabiliyor. Geçmişin çocukluğunu bütünüyle idealize etmeye gerek yok. Ancak oradan bugüne taşıyabileceğimiz önemli bir ihtiyaç var: Çocukların, yetişkinler tarafından her anı düzenlenmeden de bir araya gelebilmesi.
Kalabalık, arkadaşlık demek değil
Alışveriş merkezleri ailelere konfor ve eğlence sunuyor. Çocuklar burada oyun oynuyor, başka çocuklarla karşılaşıyor. Elbette bunun da bir değeri var.
Ancak aynı mekânda bulunmakla gerçek bir ilişki kurmak aynı şey değil.
Arkadaşlık biraz zamandır; tekrar eden karşılaşmalar, ortak hatıralar ve birlikte geçirilen günlerdir. Dün tartıştığın çocukla bugün yeniden oyuna başlayabilmektir.
Bir oyun alanında yan yana gelen çocuklar güzel vakit geçirebilir. Fakat arkadaşlığın derinleşmesi, çoğu zaman birbirinin hayatında kalıcı bir yer edinebilmekle mümkündür.
Belki de çocuk dostu şehirleri yeniden tarif etmeliyiz.
Çocuk dostu şehir, yalnızca rengârenk oyun parkları bulunan şehir değildir. Çocuğun yürüyebildiği, hareket edebildiği, arkadaşına güvenle ulaşabildiği ve kendisini yaşadığı çevrenin bir parçası hissedebildiği şehirdir.
Bir parkın kıymeti, içindeki salıncak sayısıyla ölçülmez yalnızca. Orada kurulan dostluklar, paylaşılan sevinçler ve öğrenilen hayat dersleri de o kıymetin bir parçasıdır.
Ekranı kapatınca hangi kapıyı açıyoruz?
Teknoloji, çocuklarımıza önemli imkânlar sunuyor. Bilgiye ulaşmak, öğrenmek, üretmek ve iletişim kurmak için güçlü bir araç.
Sorun ekranın varlığı değil; ekranın, çocuğun hayatındaki seçeneklerden biri olmaktan çıkıp diğer seçeneklerin yerini almaya başlaması.
Elbette ekran başında geçirilen her dakika zararlı değildir. Süre kadar içerik, kullanım biçimi, çocuğun yaşı ve günlük hayatındaki diğer deneyimler de önemlidir.
Ancak çocuk her sıkıldığında ekrana yöneliyorsa, yüz yüze bir anlaşmazlığı konuşmak yerine ortamdan uzaklaşıyorsa, arkadaşlıklarına ayıracağı zaman giderek daralıyorsa üzerinde düşünmemiz gereken bir durum var demektir.
Çünkü gerçek ilişkiler her zaman kolay değildir. Arkadaşımız bizimle aynı fikirde olmaz. Bazen bekler, bazen dinler, bazen uzlaşırız. İnsanın karşısındakini yönetemediği yerde kendisini yönetmeyi öğrenmesi gerekir.
Çocuğa telefonu bırakmasını söylemek kolay.
Peki, ardından ne sunuyoruz?
Güvenli bir park mı? Arkadaşlarıyla buluşabileceği bir zaman mı? Birlikte oyun kurabileceği bir ortam mı?
Ekranın dışında yaşanabilir bir dünya sunamıyorsak yalnızca ekranı suçlayarak meseleyi çözemeyiz.
Bazen eğitim, biraz geri çekilmektir
Çocuklar anlaşmazlık yaşadığında hemen araya giriyoruz. Oyun bozulduğunda yeni bir etkinlik başlatıyor, canları sıkıldığında çözüm üretiyoruz.
Elbette zorbalık, şiddet, dışlanma ve güvenliği tehdit eden durumlarda yetişkin müdahalesi şarttır. Ancak güvenli sınırlar içindeki her anlaşmazlığı da çocukların elinden almamalıyız.
Bazen biraz beklemek gerekir.
Çocuğun düşünmesine, konuşmasına, çözüm denemesine fırsat vermek…
Çünkü onun yerine verdiğimiz her cevap, kendi cevabını bulabileceği bir fırsatın önüne geçebilir.
İyi eğitim, her zaman doğru cevabı vermek değildir. Bazen çocuğun doğru soruyu sorabileceği ortamı hazırlamaktır.
Okul bahçeleri bu açıdan yeniden düşünülmeli. Teneffüs, yalnızca iki ders arasındaki süre değil; çocukların birlikte yaşamayı öğrendiği bir alandır.
Takım oyunları, ortak projeler, sanat çalışmaları ve grup sorumlulukları… Bunlar yalnızca etkinlik değil, çocukların birbirlerini tanımaları ve ortak bir hayat kurmayı öğrenmeleri için de fırsatlardır.
Aileler, okullar ve yerel yönetimler çocukların düzenli buluşabileceği güvenli alanları çoğaltmalı. Ücretsiz sosyal etkinlikler, erişilebilir spor alanları, güvenli ve uygun koşullarda açık tutulan okul bahçeleri, çocukların kendi oyunlarını kurabilecekleri mekânlar bu açıdan değerlidir.
Çünkü çocukluğun niteliği yalnızca evlerin içindeki imkânlarla değil, şehrin çocuklara ne kadar yer açtığıyla da belirlenir.
Bir çocuğun çocukluğunda başka çocuklara da yer olmalı
Yıllar sonra çocuklarımız çocukluklarını hatırladığında akıllarında ne kalacak?
İzledikleri videolar mı?
Yoksa okul çıkışında arkadaşlarıyla uzayan sohbetler, birlikte kurdukları oyunlar, küçük tartışmalar ve yeniden barışmalar mı?
Elbette teknoloji de hatıralarımızın bir parçası olacak. Mesele geçmişe dönmek ya da bugünü reddetmek değil. Mesele, çocukluğun insana ait tarafını kaybetmemek.
Çocuklarımızın iyi okullara gitmesini, bilgiye ulaşmasını, teknolojiyi kullanmasını ve başarılı olmasını istiyoruz. Ama bütün bunların yanında birlikte yaşamayı da öğrenmelerini istiyoruz.
Farklı düşünceleri dinlemeyi, başkasının sınırını gözetmeyi, sorumluluk almayı, bir topluluğun parçası olmayı…
Bunun için çocuklarımıza daha çok imkân sunmak kadar, bazen daha çok zaman sunmamız gerekiyor.
Biraz serbest oyun…
Biraz plansız zaman…
Biraz kendi kararlarını verme fırsatı…
Ve başka bir çocuk…
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şu:
Çocuklarımızın elinden ekranı aldığımızda, yerine koyabileceğimiz bir çocukluk sunabiliyor muyuz?
Bu soru yalnızca anne babalara değil; eğitimcilere, yerel yöneticilere, şehir planlamacılarına ve çocuklar adına karar veren herkese ait.
Çünkü çocuklarımızın hayatından eksilen her arkadaşlık saatini bir kursla, her ortak oyunu bir etkinlikle, her gerçek karşılaşmayı bir ekranla telafi edemeyiz.
Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken onların bugününü de korumalıyız.
Bazen bir çocuğun ihtiyacı yeni bir oyuncak değildir; bir arkadaşının kapısını çalabilmektir.
Bazen yeni bir etkinlik değildir; birlikte ne yapacaklarını kendilerinin bulmasıdır.
Çünkü çocuk, yalnızca yetişkinlerin anlattığı dünyayı öğrenerek değil, başka çocuklarla birlikte kendi dünyasını kurarak da büyür.
Ve belki de mesele, çocuklarımızın hayatında ekranların ne kadar yer tuttuğu değil…
Birbirlerine ne kadar yer kaldığıdır.
Aydın Mertayak
Hemşin Milli Eğitim Müdürü
Vefa Söyleşileri, Türk Dili ve Edebiyatına, Türk şiirine ve şairlerine emek veren isimleri tanıtmak, edebiyatımızın…
Vali İhsan Selim Baydaş, Kalkandere İlçesinde düzenlenen muhtarlar toplantısına katılarak muhtarların sorun ve taleplerini dinledi.
Rize Valisi İhsan Selim Baydaş,eşi Zeynep Baydaş,Rize Belediye Başkanı Rahmi Metin, eşi Fatma Metin ile…
Estetik Bir Kusur Sanılan Gizli Tehlike: Geçmeyen Selülitlerin Nedeni Lipödem Olabilir
Çaykur Rizespor’un sezon başında Galatasaray’dan bir yıllığına kiraladığı Ahmed Kutucu, yeşil-mavili formayla beklentilerin uzağında kaldı.
Saadet Partisi Rize İl Başkanı Av. Muhammet Kaçar, engelli emekliliğinde yapılan yasal değişikliklerin vatandaşları mağdur…