MAKALE.FİLOZOF SOSYOLOG
Son günlerde yeniden gündeme taşınan Epstein vakası, çocukların sistematik biçimde istismar edildiği ve bu istismarın uzun süre nasıl korunabildiğinin sosyolojik olarak sorgulanmasını gerekli kılmaktadır. Bu yazıda, söz konusu düzen sosyolojik bir çerçevede ele alınacaktır.
Jeffrey Epstein vakası, modern dünyada gücün, sermayenin ve siyasal dokunulmazlıkların çocuklar üzerinde nasıl yıkıcı bir tahakküme dönüşebildiğini gösteren ibretlik ve lanetlenmesi gereken bir örnektir. Bu dosya, yalnızca bir suçlunun değil; onu yıllarca koruyan, görmezden gelen ve suskunlukla besleyen kurumsal bir düzenin ifşasıdır. Çocuklara yönelik sistematik istismar, burada bireysel bir sapkınlık değil, toplumsal eşitsizlikler ve güç asimetrileri içinde örgütlenmiş bir suç biçimi olarak karşımıza çıkar.
Sosyolojik açıdan bakıldığında Epstein vakası, elitlerin hukukun üstüne çıktığı, mağdurların ise görünmez kılındığı bir yapısal adaletsizlik rejimini ortaya koymaktadır. Uçuş kayıtları, kapatılan soruşturmalar ve yıllarca açıklanmayan belgeler; adaletin, failin kimliğine göre esneyebildiğini göstermiştir. Çocukların kaybolduğu, susturulduğu ya da dosyalara dahi giremediği bir düzende “hukuk devleti” söylemi, içi boş bir retoriğe dönüşmektedir.
Mağdurların anlatımları, yalnızca fiziksel istismarı değil; tehdit, manipülasyon ve ömür boyu süren travmayı gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda kaybolan çocuklar meselesi, vakayı daha da ağırlaştırmakta; suçun münferit değil, süreklilik ve ağlar üzerinden işlediğine dair güçlü bir toplumsal şüphe doğurmaktadır. Bu, açıkça, bir insanlık suçudur! En sert biçimde kınanmalı ve asla cezasız kalmamalıdır.
Dosyaların zaman zaman ABD iç siyaseti bağlamında yeniden gündeme gelmesi, adaletin siyasal hesaplara alet edilebildiğini göstermektedir. Kimin hangi nedenle dosyaları açtığından bağımsız olarak sorun şudur: Neden bu kadar geç? Neden eksik? Neden hâlâ sansürlü? İsrail bağlantısına dair iddialar da bu çerçevede, kesinleşmiş yargılar olarak değil; kamuoyunda dile getirilen, açıklığa kavuşturulması gereken ve şeffaflık talebini güçlendiren hususlar olarak ele alınmalıdır. Hiçbir devlet ya da yapı, çocukların istismarı söz konusu olduğunda dokunulmaz değildir.
İslam ahlakı açısından mesele nettir: Çocuk emanettir. Emanete ihanet ise zulümdür. Zulüm karşısında susmak, zulmün ortağı olmaktır. Bu nedenle Epstein vakası, yalnızca Batı’nın iç meselesi değil; evrensel bir ahlak ve vicdan meselesidir.
Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanımızın küresel ölçekte dile getirdiği çifte standart eleştirileri, bu dosya bağlamında anlamlıdır. İnsan haklarını seçici biçimde savunan, kendi elitleri söz konusu olduğunda suskunlaşan küresel düzen karşısında sergilenen bu dik duruş, ahlaki tutarlılık açısından kayda değerdir.
Sonuç olarak Epstein dosyaları, kapanmış bir dava değil; hâlâ süren bir vicdan sınavıdır. Bu sınavda asıl soru şudur: Çocuklar zarar görürken kimler sustu, hangi kurumlar korudu ve neden hâlâ tam bir hesaplaşma yok? Bu sorular yanıtlanmadıkça, adalet yerini bulmuş sayılmaz. Bu düzen kınanmalı, bu suç lanetlenmeli, suçlular cezasız kalmamalı ve mağdurların sesi, her türlü siyasi ve ekonomik çıkarın üzerinde tutulmalıdır.
