Adnan ONAY
Geçtiğimiz hafta Rize’de oynanan Ç.Rizespor-Fenerbahçe karşılaşması öncesi ve sonrasında şehir içindeki ve dışındaki bazı Rizelilerin, Rizespor’dan çok Fenerbahçe’ye ilgi göstermiş olmalarının yankıları sürüyor. Nasıl oluyor da bazı kişiler şehirlerinin takımları yerine bir başka kulübün, bir İstanbul kulübünün takımına bu derece destek verebiliyor?
Bu soru hepimizin aklına takılan bir soru..
Öncelikle şunu söylemeliyim. Rize’de üç büyük futbol kulübü arasında en çok taraftarı olan kulüp Fenerbahçe’dir. Bunun çeşitli nedenlerinden biri, Rize merkezin en köklü mahallelerinden birinin Fener mahallesi olması. Her ne kadar bu ismin Fenerbahçe ile bir ilgisi olmasa da oluşturduğu çağrışım Fenerbahçe’ye ilgiyi artırmış bulunmakta. Hatırlanacağı gibi geçmiş yıllarda bu mahalleden oluşturulan guruplar Fenerbahçe’yi Dedeman otelde karşılamış, onlara yakın ilgi göstermişti.
Peki nasıl oluyorda bazı kişiler aynı ligde mücadele eden şehirlerinin takımları yerine başka kulüplere bu derece ilgi gösteriyorlar?
Bunun psikolojik, bilinç altı gerekçeleri neler olabilir?
Bu gerekçelere değinecek olursam;
Türkiye’de futbol, sıradan bir spor olmanın çok ötesinde bir kimlik, aidiyet ve hatta ideoloji taşıyıcısı hâline gelmiş durumda. Bu durum, ne tesadüf ne de sadece tarihsel başarıların sonucu. Bu durumun arkasında derin sosyolojik, siyasi ve kültürel dinamikler yatmaktadır ve zaman ilerlese de bu tablonun değişmesi mümkün olamamaktadır.
Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren aşırı merkezî bir devlet yapısına sahiptir. İstanbul, sadece ekonomik değil, kültürel, medyatik ve sportif anlamda da ülkenin tartışmasız merkezi olarak konumlandırılmıştır.
1959’da başlayan profesyonel ligde ilk şampiyonluklar, ilk Avrupa başarıları, ilk büyük statlar, ilk büyük transferler hep İstanbul kulüpleri tarafından gerçekleştirildi. Devlet radyosu (sonra TRT) maçları naklen yayınlarken, gazetelerin spor sayfaları hep aynı üç kulübü manşetten verir oldu. Anadolu kulüpleri ise uzun yıllar amatör ruhla, kısıtlı bütçelerle, kendi yağında kavrulmak zorunda kaldı.
Bu, bir merkezîleşme politikasının sonucuydu: İstanbul’un kültürel hegemonyası, haliyle spor üzerinden de kendini öne çıkarıyordu.
Merkezîleşmenin şehir kültürü önünde engeller oluşturması şehirlerde futbol aidiyetini besleyecek bir kültürün oluşmasına imkan vermemektedir. Zira, Şehir takımı olgusu, onu sahiplenme şehir kültürüyle birlikte doğar ve büyür. Avrupa’da Manchester’ın iki takımı, Liverpool’un iki takımı, Milano’nun iki takımı, Madrid’in üç takımı vardır ve hepsi de şehrin tutkusu konumundadır. Çünkü o şehirler kendi ekonomik, sosyal ve kültürel dinamiklerine sahiptirler. Şehir, takımına sahip çıktıkça, takım da şehre kimlik verdiği içindir ki takımlarla, şehirler özdeşleşmiştir.
Bizde ise şehirlerin çoğu, ne yazık ki hâlâ “taşra” psikolojisinden kurtulabilmiş değil. Futbol, bir şehir için en güçlü kimlik aracıdır. Şehir takımının güçlü olduğu yerde, şehirli olmak gurur kaynağıdır. Şehir takımının ezildiği yerde ise “taşralılık” hissi hiç bitmez. Taşralılık duygusunun derinleştiği şehirlerde yerel sermaye genellikle İstanbul’a göç eder, yerel basın ulusal basın karşısında ezilir, yerel dinamiklerden destek bulamaz, yerel siyasetçiler de çoğu zaman küçük il olmanın iç baskısını yaşarlar. Böylesi bir ortamda şehir takımının güçlü bir kimlik oluşturması, taraftar kitlesi yaratması neredeyse imkânsız hâle gelir.
Bir şehir takımının büyümesi için üç temel unsur gerekir: güçlü yerel sermaye, güçlü yerel medya ve güçlü yerel siyasi irade.
Eğer, bu üçlü Anadolu şehirlerimizin kültürüne dokunmaz, şehrin futbul takımı için gerekli olan çabayı göstermezse, Anadolu’nun hiçbir takımı gerçek anlamda “şehir takımı” olamaz.
Kısaca; İstanbul’un kültürel ve sportif hegemonyası kırılmadıkça, Anadolu’nun şehir takımları gerçek anlamda “şehir takımı” olamazlar.
Türkiye, bu kısır döngüyü kırmadıkça, ne gerçek şehir kültürü doğar ne de gerçek şehir takımları.
Sonuçta; durum böyle devam ederse Anadolu’nun her köşesinde, kendi formasını giyen çocuklar yerine, sarı-lacivert, sarı-kırmızı ya da siyah-beyaz forma giyen çocuklar görmeye devam ederiz. Bu,sorun sadece bir taraftarlık sorunu değil, bir ülkenin merkezîleşme hastalığının en somut göstergesidir.
Geçtiğimiz hafta ilimizde yaşanan görüntüler yalnızca bizim ilimize, Rize’ye has görüntüler değil. Birçok şehir benzer olaylar yaşıyor.
Örnekler saymakla bitmez:
Adana’da Demirspor ve Adanaspor, tarihte önemli başarılar elde etmiş, hatta bir dönem Galatasaray’ı bile geçmişti, ama, bugün Adana sokaklarında turuncu-lacivert ya da mavi-beyaz formadan çok sarı-kırmızı ya da sarı-lacivert formalı insanlar görürsünüz.
Kayseri’de Kayserispor, Erciyesspor döneminde bile Anadolu Fatihi unvanını almış, Avrupa’da gruptan çıkmış bir kulüptür. Ama Kayseri’de en büyük taraftar grubu hâlâ ultrAslan ya da Genç Fenerbahçeliler’dir. Şehir merkezindeki dev reklam panolarında yerel takım yerine üç büyüklerin forma lansmanları yer alır.
Bursa’da Bursaspor, 2010’da Türkiye’nin İstanbul dışındaki ilk ve tek şampiyonu olmuştur. O şampiyonluk, şehirde muazzam bir kimlik patlaması yaratmıştı. Ama aradan 15 yıl geçti ve bugün Bursa’da bile Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarı sayısı Bursaspor’u katbekat aşmaktadır.
Antalya’da Antalyaspor, son yıllarda çok iyi kadrolar kurdu, Avrupa’ya gitti, ama şehirde en kalabalık taraftar grubu yine üç büyüklerindir.
Konya’da Konyaspor, son 10 yılın en istikrarlı Anadolu takımlarından biri, Anadolu’da en çok seyirci çeken kulüplerdendir. Ama Konya’da bile Galatasaray taraftarı olmak hâlâ bir “statü” göstergesidir.
Gaziantep, Malatya, Denizli, Eskişehir, Samsun, Diyarbakır, Erzurum… Hangi şehre giderseniz gidin manzaralar farksız.
Bu konuda tek farklı şehir komşumuz Trabzon’dur. Tarihin ağırlığını taşıyan kadim şehir Trabzon, Trabzonluluk kimliğini her şeyin üzerinde tutan bir şehir. Trabzonspor o nedenle gerçekten şehir kimliğinin bir parçasıdır. Ama o bile 1984’ten beri şampiyon olamayınca, genç nesilde “büyük takım” algısı üç büyükler lehine kaymaya başlamış durumda. Üç büyüklerin şampiyonlukları artık Trabzon’da da kutlanıyor. Trabzon’da “FB’yi, GS’yi, BJK’yi tutuyorum ama Trabzon’u da seviyorum” diyen çocuk sayısı git gide artıyor.
Bu tablo, Türkiye’nin en büyük sosyolojik yaralarından biridir: şehirlerin kendine güvenini kaybetmesinin faturası futbolda da kendini hissettirmektedir. İnsanlar kendi şehirlerinin formasını değil, İstanbul’un formasını giydiğinde kendini “daha büyük”, “daha önemli”, “daha başarılı” hissediyor. Bu, spor değil, tam anlamıyla bir kültürel kolonileşmedir.
Türkiye, bu merkez-çevre kompleksinden kurtulmadıkça ne gerçek şehir kültürü oluşur, ne de gerçek şehir takımları. Ve Anadolu’nun her köşesinde, kendi formasını giyen çocuk yerine hâlâ sarı-lacivert, sarı-kırmızı ya da siyah-beyaz forma giyen çocuklar görmeye devam ederiz…
