Makale:Filozof Sosyolog
Aydınların sessizliği, toplumsal hafıza ve barışın sosyolojisi. Türkiye, yıllardır ağır bedeller ödediği terör meselesinin sona erdirilmesi bakımından önemli bir eşikten geçiyor. Devletin ortaya koyduğu “Terörsüz Türkiye” iradesini ve hükümetin bu doğrultuda yürüttüğü süreci, Türkiye’nin geleceği açısından önemli ve desteklenmesi gereken bir adım olarak görüyorum.
Bir sosyolog olarak bu sürece yalnızca siyasi kararlar üzerinden bakmanın eksik olacağı kanaatindeyim. Çünkü terör, yalnızca bir güvenlik sorunu değildir. Toplumların hafızasında, ailelerin yaşamında ve bireylerin psikolojisinde uzun yıllar iz bırakan bir toplumsal olgudur. Bu nedenle Terörsüz Türkiye hedefini değerlendirirken, yıllarca terörün gölgesinde yaşamış insanların ne hissettiğini de anlamamız gerekiyor.
Terörün doğrudan yaşandığı bölgelerde yaşayan insanlar için korku, çoğu zaman gündelik hayatın bir parçasına dönüşür. Bir patlama sesi, bir silah sesi, gece kapının çalınması, bir yakının eve geç gelmesi ya da yollarda yaşanan bir olay, insanların zihninde yıllarca taşınan kaygılara dönüşebilir.
Kimi insanlar yakınlarını kaybetti. Kimi insanlar yaşanan şiddetin doğrudan tanığı oldu. Kimi insanlar göç etmek zorunda kaldı. Kimi çocuklar ise terör ve çatışma atmosferinin içinde büyüdü. Bu insanların tamamının deneyimi elbette aynı değildir. Ancak ortak olan bir gerçek vardır: Terör, toplumun güven duygusunu zedeler. Silahlar sustuğunda bu korkunun bir anda ortadan kalkmasını beklemek de gerçekçi değildir. Çünkü travmanın bir hafızası vardır.
İnsanlar yalnızca yaşadıkları olayları değil, o olayların kendilerinde bıraktığı duyguları da taşırlar. Korku, güvensizlik, kayıp duygusu ve “yeniden olur mu?” endişesi, çatışma sona erdikten sonra bile uzun süre varlığını sürdürebilir. Bu nedenle Terörsüz Türkiye süreci benim açımdan yalnızca terörün sona erdirilmesi meselesi değildir. Aynı zamanda toplumun güven duygusunun yeniden inşa edilmesi meselesidir.
Bir çocuğun geleceğe korkmadan bakabilmesi, bir ailenin yaşadığı yerde kendisini güvende hissetmesi, insanların yarın için plan yapabilmesi de barışın bir parçasıdır. Tam da bu noktada aydınların tutumu önem kazanıyor.
Murat Sevinç’in “Terörsüz Türkiye sürecinde ‘entelektüeller’in suskunluğu üzerine” başlıklı yazısı ve Faik Özgür Erol’un entelektüellerin sürece yönelik desteğinin yetersiz kaldığı yönündeki değerlendirmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir tartışmayı ortaya koyuyor.
Bence soru yalnızca “Aydınlar neden destek vermiyor?” şeklinde sorulmamalı.
Daha derin bir soru sormalıyız:
Yıllardır terörün ve çatışmanın toplumda yarattığı ağır sonuçların sona ermesi için ortaya konulan bir irade karşısında aydınların sorumluluğu nedir?
Elbette aydın eleştirebilir, sorgulayabilir, endişelerini dile getirebilir. Bir sürecin yöntemine ilişkin farklı düşüncelere sahip olabilir. Bu, demokratik düşüncenin doğal bir parçasıdır. Ancak burada önemli bir ayrımın altını çizmek gerekir:
Devletin “Terörsüz Türkiye” iradesini ve hükümetin bu doğrultuda yürüttüğü süreci desteklemek, bir siyasi partiyi desteklemek anlamına gelmez.
Devlet politikası ile siyasi parti tercihini birbirine karıştırmamak gerekir. Bir yurttaş, ülkesinin terörden arındırılması yönündeki devlet politikasını desteklerken hükümetin başka politikalarını eleştirebilir, farklı bir siyasi partiye oy verebilir veya iktidarın başka uygulamalarına karşı çıkabilir. Bunlar birbirini dışlayan tutumlar değildir.
Benim desteğim de bir siyasi partiye değil; Türkiye’nin terör sorununu sona erdirme iradesine, toplumsal barışa ve bu sürecin başarıya ulaşmasına yöneliktir.
Bu ayrımın farkına varmak gerekir.
Ben bir sosyolog olarak devletin “Terörsüz Türkiye” iradesini destekliyorum. Hükümetin bu hedef doğrultusunda yürüttüğü sürecin başarıya ulaşmasını önemsiyorum. Çünkü Türkiye’nin artık terörün oluşturduğu korku ve kayıplar üzerinden değil, geleceğin imkânları üzerinden konuşması gerekiyor. Bu mesele aynı zamanda siyaset sosyolojisinin de önemli bir konusudur. Devletin ortaya koyduğu iradenin toplumsal karşılık bulması, yalnızca siyasi kararlarla değil, toplumun bu sürece duyduğu güvenle mümkündür.
Güven ise yalnızca kurumlar tarafından değil, toplumun bütün aktörlerinin katkısıyla yeniden inşa edilir. Aydınlar burada önemli bir role sahiptir. Çünkü aydınların görevi yalnızca eleştirmek değil, toplumun önündeki tarihsel meseleleri anlamlandırmaktır. Bugün Türkiye’nin önünde böyle bir süreç varsa, bunu küçümsemek yerine ciddiyetle değerlendirmek gerekir. Terörün sona ermesi, geçmişte yaşanan acıların unutulması anlamına gelmez. Tam tersine, geçmişin acılarını yeni kuşaklara aktarmak zorunda kalmayacağımız bir gelecek kurabilmek anlamına gelir.
Bence “Terörsüz Türkiye” hedefinin en önemli taraflarından biri de budur. Yıllarca korkuyla yaşamış insanların çocuklarına korkuyu değil güveni miras bırakabilmesi. Kaybettiği yakınının acısını taşıyan insanların artık yeni kayıplar yaşamayacağına inanabilmesi. Bir toplumun geleceğe ilişkin beklentisini yeniden kurabilmesi.
Bu nedenle bugün yalnızca siyasi aktörlerin değil, toplumun tamamının sorumluluğu vardır. Devlet iradesini ortaya koymuştur. Hükümet bu iradeyi siyasi bir sürece taşımaktadır.
Aydınlara, akademisyenlere, yazarlara ve topluma düşen ise bu tarihi süreci sağlıklı biçimde tartışmak, desteklenmesi gereken noktaları desteklemek ve Türkiye’nin terörsüz bir geleceğe ulaşmasına katkı sunmaktır. Çünkü bazı meseleler günlük siyasi tartışmaların üzerinde tutulmalıdır. İnsan hayatı bunlardan biridir. Toplumsal barış bunlardan biridir. Çocuklarımızın geleceği bunlardan biridir.
Türkiye’nin terörsüz bir ülke olması, yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da meselesidir.
Terörsüz Türkiye, benim açımdan yalnızca silahların sustuğu bir Türkiye değil; korkunun yerini güvenin, travmanın yerini iyileşmenin, geçmişin ağır yükünün yerini ortak bir gelecek duygusunun aldığı bir Türkiye idealidir.
Ve bugün bu sürece destek vermek, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda toplumsal ve insani bir sorumluluktur.
