Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

SDG KENDİNİ FESHETTİ, GÖZLER SONRAKİ ADIMDA

  Makale:Adnan ONAY Başına Öcalan’ın manevi oğlu denilen Ferhat Abdi

 

Makale:Adnan ONAY

Başına Öcalan’ın manevi oğlu denilen Ferhat Abdi Şahin’in (Mazlum Abdi) getirildiği Suriye Demokratik Güçleri (SDG), PKK’nın Suriye uzantısı olan silahlı bir örgüttü. 2015 yılında kurulan bu yapı; Kürt ağırlıklı YPG’nin yanı sıra bünyesinde Arap aşiretleri, Süryani/Asuri unsurlar ve diğer yerel silahlı yapıları barındırıyordu. Aldığı son kararla bu yapı kendini tamamen feshetti.

 

Bu kararın Türkiye ve bölge açısından ne anlam ifade ettiğine değinmeden önce, PKK doğrultusunda bölgede faaliyet gösteren silahlı örgütlerin hiyerarşisine bakmakta yarar var:

 

Bölgede faaliyet gösteren Öcalan çizgisindeki bütün silahlı örgütlerin üst yapısı KCK olarak biliniyor. Ancak bu üst yapı tamamen Öcalan ve PKK’nın kontrolündedir. Yani KCK denince bundan PKK’yı anlamalıyız.

KCK’nın kontrolü altında bölgede faaliyet gösteren silahlı örgütlere bakacak olursak; Türkiye’de PKK, Suriye’de omurgasını PYD/YPG’nin oluşturduğu SDG, İran’da PJAK, Irak’ta ise siyasi olarak PÇDK ile silahlı güç olarak PKK ve HPG’den oluşan Kandil… Bütün bu silahlı örgütler nihai olarak PKK’nın kurucusu Öcalan’ın kontrolündeki yapılardır.

 

SDG, Suriye’de sözde IŞİD’e karşı ABD’nin silahlandırdığı bir örgüttü. Kendini feshetmesi, ABD ve Öcalan politikalarının bir sonucu olarak görülmeli. SDG’nin kendisini feshetmesi ani ve bağımsız bir karar olmaktan çok, Suriye’de değişen askerî ve siyasi dengelerin sonucudur. Esad rejiminin devrilmesinden sonra Şam yönetimi güçlenirken SDG’nin kontrol ettiği bölgeler üzerindeki baskı arttı. 2026’nın başındaki çatışmalar sonucunda SDG geniş topraklar kaybetti. ABD de artık bağımsız bir SDG askerî yapısını korumak yerine Şam yönetimiyle bütünleşmesini desteklemeye başladı. Nitekim ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, SDG’nin Şam yönetimine entegre olması gerektiğini açıkça ifade etti.

Bu şartlar altında SDG’nin önünde iki seçenek kaldı: Ya Şam yönetimiyle uzun süreli bir savaşa girecek ya da sahip olduğu askerî ve siyasi kazanımları mümkün olduğunca koruyarak Suriye devletine entegre olacaktı. SDG ikinci yolu tercih etti. 25 Ağustos 2026’da bağımsız bir askerî güç olarak kendisini feshettiğini açıklaması, bu sürecin en önemli aşaması oldu.

SDG’nin önemli bir bölümü Suriye ordusuna ve güvenlik kurumlarına entegre ediliyor. Dolayısıyla ortada basit bir tasfiye değil, bağımsız bir silahlı yapının Suriye devletinin içine alınması söz konusu. Bugün SDG’nin yaptığı tercih; Suriye’nin toprak bütünlüğü içerisinde kalıp Kürtlerin dil, kültür, yerel yönetim ve siyasi temsil alanlarındaki kazanımlarını koruma amaçlıdır. Yani mücadele artık büyük ölçüde askerî alandan siyasi ve anayasal alana taşınıyor.

Bu konuda ABD’nin baskısının yanı sıra Öcalan’ın yeni politikasının da etkisi söz konusu. Bölgedeki silahlı mücadeleyi sona erdirip bulunulan ülke içerisinde siyasi etkiyi artırmayı öne çıkaran Öcalan’ın, Mazlum Abdi ile görüştüğü ve güçlerini Suriye ordusuna entegre etmesini istediği basında yer alan iddialar arasındaydı.

 

Bu durumda ABD’nin SDG’ye verdiği silahların ne olacağı yönündeki belirsizlik ise sürüyor. Silahların tamamının ABD’ye geri götürülmesi veya imha edilmesi beklenmiyor. SDG unsurları Suriye devletinin askerî yapısına katıldıkça, sahadaki silahların ve askerî altyapının önemli bir bölümünün yeni Suriye devletinin kontrolüne geçmesi mümkün. Ancak ABD’nin verdiği her silahın otomatik biçimde Şam’a devredileceğini sanmak da yanıltıcı olur. Zira İsrail, Şara yönetimindeki Suriye’nin ağır silahlara sahip olmasını istemiyor. Özellikle hassas Amerikan silahlarının geleceği konusunda Washington’ın nasıl bir karar vereceği bilinmiyor.

 

Bir başka akla takılan konu ise ABD’nin yıllarca terör örgütü olarak nitelendirdiği, lideri Ahmed eş-Şara hakkında da terör yaptırımları uyguladığı HTŞ’ye ve Şara’ya bugün neden bu kadar güçlü destek verdiğidir. Şara geçmişte El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi’nin lideriydi ve ABD tarafından terörist olarak tanımlanmıştı. Ancak daha sonra El Kaide ile bağlarını kopardığını ilan etti, HTŞ’yi siyasi ve askerî açıdan dönüştürdü ve Esad rejiminin devrilmesinden sonra Suriye’nin başına geçti. ABD de Şara’nın yeni dönemde terörizme karşı mücadele, Suriye’nin birliği ve istikrarı konusunda verdiği güvenceleri esas alarak politikasını değiştirdi. 2025’te HTŞ’nin terör örgütü statüsü kaldırıldı, Şara’nın kişisel yaptırımları sona erdirildi ve nihayet 2026’da Suriye “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkarıldı.

 

Peki ABD’nin Suriye’de asıl hedefi nedir?

 

Washington’ın hedefi, Suriye’de kendi çıkarlarına uygun, merkezi otoritesi güçlü ve ülkenin tamamını kontrol edebilen bir yönetimin oluşmasını sağlamaktır. Çünkü parçalanmış ve sürekli savaşan bir Suriye, ABD açısından da bölgesel istikrarsızlık üretmeye devam edecektir. Buna karşılık Şam’ın ülkenin büyük bölümünü kontrol eden bir devlet haline gelmesi; IŞİD, El Kaide ve benzeri yapıların yeniden güçlenmesini önleme, İran’ın Suriye’deki nüfuzunu sınırlama, Rusya’nın eski etkisini azaltma ve Suriye’nin ekonomik olarak Batı sistemine bağlanmasını sağlama açısından Washington’a daha uygun görünüyor. Bu nedenle ABD’nin Şara politikasında üç önemli hedef görülebilir: Suriye’yi yeniden merkezi bir devlet haline getirmek, İran ve Rusya’nın Suriye üzerindeki etkisini azaltmak ve ülkenin yeniden inşasını Batı merkezli ekonomik sisteme bağlamak.

 

Türkiye açısından olaya bakacak olursak;

Türkiye, SDG’nin Suriye’de —Irak’ta olduğu gibi— bir yapı kurmasına şiddetle karşıydı ve ABD’ye buna izin vermeyeceğini, sonucu ne olursa olsun bunu engelleyeceğini belirtmişti. O nedenle SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu, Türkiye’nin kararlı politikalarının bir sonucudur.

Türkiye’nin Suriye’de istediği gerçekleşmiştir; ancak bundan sonra ne gibi gelişmelerin yaşanacağı belirsizdir. Nitekim anlaşmanın hassas maddelerinden biri, yabancı PKK kadrolarının Suriye’den ayrılmasını öngörmektedir ve bu güçlerin nereye gideceği henüz açıklığa kavuşmuş değildir.

“İmralı notları”na bakıldığında Öcalan’ın İran’ı mezhepçi olarak değerlendirmesi, İran PKK’sı olan PJAK’ın en son tasfiye edilecek örgüt olduğunu gösteriyor. O nedenle muhtemeldir ki Suriye’den çıkacak olan SDG militanlarının bazıları PJAK’ın silahlı güçlerine katılacaktır. PJAK Kandil tarafından yönlendiriliyor olsa da örgütün siyasi liderliğinin Peyman Viyan ve Emir Kerimi olduğu belirtiliyor. PKK/KCK; Murat Karayılan, Cemil Bayık, Duran Kalkan ve Bese Hozat koordinesindeki bu örgütü kendilerinden ayrı göstererek varlığının devamını sağlayabilir mi? Türkiye’nin böylesi bir duruma tepkisi ne olur?

 

İran, Türkiye’nin PKK ile mücadelesi karşısında PJAK’a kapı açan bir devletti. O nedenle Türkiye’nin, SDG’nin tasfiyesi konusundaki çabayı PJAK için de gösterip göstermeyeceğini zaman gösterecektir. Anlaşıldığı kadarıyla ABD, Türkiye ve Öcalan bölge politikalarında yakın bir pozisyondalar. Bu pozisyona göre Çin, Rusya ve Hindistan’ın bölgedeki etkinlik yolları kapatılmak istenmektedir. Bu doğrultuda Azerbaycan’ın ana topraklarını Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’ne bağlayacak olan Zengezur Koridoru’nun devreye alınması son derece önem arz ediyor.

 

Bu çerçevede; Şara’nın katı bir Sünni olması, Türkiye’nin Sünni ülkelerin başında gelen Pakistan ve Suudi Arabistan’la savunma iş birliği anlaşması imzalamış olması; Şii İran ve onun müttefiki Çin ile Rusya gibi ülkeleri de dikkate alan bir hamle olarak değerlendirilebilir.

 

Türkiye, bugüne kadar uyguladığı dış politikada olabildiğince bağımsız şekilde, değişen siyasal konjonktüre göre davranmış; bir NATO üyesi olmasına rağmen ABD’nin çıkarlarına ters olan, hatta çatışma içerisinde olduğu ülkelerle yer yer ABD’nin tepkisini çekecek iş birliklerine girmiştir. Bilindiği gibi başından beri İran’la ilişkilerini iyi komşuluk çerçevesinde yürüten Türkiye, yıllar önce İran’ın nükleer çalışmalarına ilişkin oylamada ABD doğrultusunda oy kullanmamıştı. ABD-İran geriliminde/savaşında da Türkiye, Kürt silahlı örgütlerin İran’a saldırısını önlemişti.

 

Sonuç olarak; “Terörsüz Türkiye” çerçevesinde bölgedeki PKK uzantısı örgütlerin tasfiyesinin tamamıyla gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini, ABD’nin bölgeye taşıdığı silahların ne olacağını, Barzani bölgesinin bu yeni yapılanmadan nasıl etkileneceğini ve İsrail’in gelişmelere karşı nasıl bir tavır alacağını zaman gösterecek.

 

Orta Doğu’nun makus talihi değişir mi bilinmez ama gelecekten umutlu olmak ve tedbiri de elden bırakmamak gerek.

 

Türkiye, uzun zamandır tam da bunu yapıyor…

Ekrem Abi Site matbahis giriş