ALİ KALENDER
İnsanlık tarihi boyunca üzerinde en çok düşünülen sorulardan biri, belki de en önemlisi, “İnsan niçin yaratıldı?” sorusudur. Bu soruya verilecek cevap, insanın hayata bakışını, ideolojisini, davranışlarını, hedeflerini ve nihayetinde nasıl bir ömür süreceğini belirler.
İnsan, tesadüfen var olmuş bir canlı değildir. Bu muhteşem kainatın, kusursuz düzenin ve insan bedenindeki sayısız hikmetin bir yaratıcısı vardır. Kâinattaki hiçbir şey başıboş yaratılmadığı gibi, insan da gayesiz ve hikmetsiz yaratılmamıştır. Yüce Allah Kur’an-i Kerimde şöyle buyuruyor: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Yaratılışın bir maksadı, hayatın bir anlamı ve insanın omuzlarında taşıdığı bir sorumluluk vardır.
Kimi insanlar hayatı sadece doğmak, büyümek, çalışmak, yeme içmek, mal biriktirmek ve sonunda bu dünyadan ayrılmaktan ibaret görürler. Oysa insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik; aklı, düşünebilmesi, muhakeme edebilmesi ve en önemlisi de yaptığı tercihlerden sorumlu olmasıdır.
İnsan, yeryüzünde iyiliğin, adaletin, merhametin ve hakikatin temsilcisi olma vazifesiyle yaratılmıştır…
Bir kuş yuvasını yapar yavrularını besler büyütür, bir arı peteğini örer insanlara şifa kaynağı balını üretir, bir karınca rızkının peşinde koşar. Fakat hiçbirisi yaratılış gayesini sorgulamaz. Çünkü onlar kendilerine verilen görevi yerine getirmek üzere yaratılmışlardır.
İnsan ise akıl sahibi olarak yaratılmıştır. Akıl, insana verilen en büyük nimetlerden biridir. İnsan bu nimet sayesinde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırabilir. İşte bu sebeple insanın sorumluluğu diğer varlıklardan daha büyüktür.
Kâinata dikkatle bakıldığında hiçbir şeyin başıboş yaratılmadığı görülür. Güneş her gün belirli bir düzen içerisinde doğup batmakta, mevsimler şaşmaz bir denge içerisinde devam etmekte, gecenin ardından gündüz, gündüzün ardından gece gelmektedir.
Bu kadar büyük bir düzenin içerisinde insanın gayesiz yaratıldığını düşünmek mümkün müdür?
Elbette değildir.
Nasıl ki bir bina ustasız olmazsa, bir kitap yazarsız olmazsa, bir eser sanatkârsız olmazsa; insan da hikmetsiz ve gayesiz yaratılmış olamaz.
İnsan, sadece yemek, çalışmak, mal biriktirmek ve ardından bu dünyadan ayrılmak için yaratılmış değildir. Eğer yaratılışın gayesi sadece bunlar olsaydı, insan ile diğer canlılar arasında büyük bir fark kalmazdı.
İnsana verilen akıl, vicdan, merhamet ve irade; onun daha büyük bir sorumluluk için yaratıldığını göstermektedir.
İnsan, yeryüzünü imar etmek, iyiliği yaymak, adaleti ayakta tutmak, merhameti çoğaltmak ve kendisini yaratan Rabbini tanımak için yaratılmıştır.
Fakat ne yazık ki günümüzde birçok insan hayatın koşuşturması içerisinde bu hakikati unutmaktadır.
Sabah başlayan telaş, akşam bitmeyen yorgunluk, bitmek bilmeyen dünya meşguliyetleri insanı asıl gayesinden uzaklaştırabilmektedir.
Oysa insanın zaman zaman durup kendi kendisine şu soruları sorması gerekir:
Neden yaşıyorum?
Bu dünyaya niçin geldim?
Geride nasıl bir iz bırakacağım?
İnsanlara ne faydam dokundu?
Hesap günü karşıma ne çıkacak?
Bu soruların cevabı, insanın hayatına yön veren bir pusula gibidir.
Pusulasını kaybeden bir gemi nasıl yönünü bulamazsa, yaratılış gayesini unutan insan da hayatın içerisinde savrulmaya başlar.
İşte bu nedenle insanın ilk vazifesi, kendisini tanıması ve yaratılış hikmetini anlamaya çalışmasıdır.
Çünkü insan, neden yaratıldığını bildiği gün, neden yaşaması gerektiğini de anlayacaktır.
Sonuç
İnsanın en büyük yolculuğu, kilometrelerle ölçülen bir yolculuk değil; kendisini ve yaratılış gayesini keşfetme yolculuğudur. Bu yolculuğu tamamlayanlar, hayatın gerçek anlamına ulaşırlar. Hem kendisine hem de çevresine faydalı olur. Yaradılış gayesini kavrayan insan dünyada huzura ahirette ise kurtuluşa erer.
