Gittik, gezdik, araştırdık, belgeledik, fotoğrafladık ve yazdık…

Daha önce de gitmiştik Hodocur’a. Ama bu kez başka bir gözle baktık.
Eylül’ün ilk haftasıydı. Çevredeki tepeler sararmış, otlar sonbaharın rengini almaya başlamıştı. Çıplak kayalıklarla çevrili dağların arasından ilerliyorduk.
İspir’den sonra yaklaşık 45 kilomere…
İspir-Yusufeli yolu üzerindeki Hodocur, yani Sıra Konaklar Köyü, bu yolculuktaki varacağı mız yerdi.
Ve Hodocur’a vardığımızda gördüğümüz manzara, doğrusu bizi şaşırttı.
Yaklaşık 1250m. rakımda, vadinin içinde, mayıs ayının yeşilini aratmayacak kadar yemyeşil bir vadi…

Muhteşem bir güzellik.
Belki binlerce yıllık geçmişe sahip çok eski bir yerleşim hissi veriyor. Toprağın neredeyse tamamı işlenmiş. Set set tarım alanları, yemyeşil çayırlar ve vadinin yamaçlarına serpiştirilmiş dört-beş katlı taş konaklar…
Sorduk:
“Kaç mahalleden oluşuyor?”
“Beş-altı mahalle,” dediler.
Cimil’den, merkez Salha Vadisi’nden, Hemşin’den, Pazar’dan 1920-1930’lu yıllardan sonra göç ederek buraya yerleşen ailelerin oluşturduğu bir yapıdan söz ettiler.
Öyle ki sanki her mahalle ayrı bir aile, her aile de bu vadinin bir parçası olmuş.
İnsanları da toprakları kadar güzel…
Güler yüzlü, hoş sohbet, sevgi dolu insanlar.
Elbette turizmi de konuştuk.
Ama aldığımız cevap dikkat çekiciydi:
“Hodocur’a insanlar gelsin, gezsin, görsün. Ama biz burada yerleşik turizm pek istemiyoruz.”
Nedenini de açıkça söylediler:
“Biz kendi toprağımızda kendimize yetiyoruz. Yerleşik turizm gelirse bir süre sonra toprağımıza göz koyanlar olur.”
Doğrusu, bu düşüncelerini biraz da haklı bulmadım değil.
Çünkü bazen kalkınmak adına yaptığımız şey, sahip olduğumuz güzelliği ortadan kaldırabiliyor.
Ben de onlara şunu söyledim:
“Bozulmasın… Böyle kalsın. Bu sakinliğini, bu doğallığını ve bu güzelliğini koruyun.”
Hodocur’un arka tarafı, 3 bin metre rakımlara kadar yükselen Kaçkar Dağları’nın güney yamaçlarına dayanıyor.

Bu yamaçlarda küçükbaş ve büyükbaş hayvancılık, yaylacılık kültürü hâlâ önemli ölçüde devam ediyor.
Dolayısıyla Hodocur yalnızca doğal güzellikleriyle değil, hayvansal ürünleriyle de ayrı bir değer taşıyor.
Hodocur tereyağı, keçi tereyağı, Hodocur peyniri…
Kendine has lezzetiyle bir marka.
Üstelik bu ürünleri yalnızca köyde değil, bağlı bulunduğu İspir ilçe merkezinde de şarküterilerde ve yöresel ürün satan iş yerlerinde görmek mümkün.
Yani Hodocur, kendi toprağında üreten, kendi değerini koruyan ve bunu çevresine de taşıyan bir yer.
Biz de ne yaptık?
Gittik.
Gördük.
Araştırdık.
Dinledik.
Belgeledik.
Fotoğrafladık.
Ve şimdi sizlerle paylaşıyoruz.
Bir hafta sonu için küçük bir tavsiye
Bir cumartesi günü kamp malzemelerinizi aracınıza koyun.
İkizdere’den geçin, Ovit Tüneli’ni aşın, İspir’e uğrayın. Bir çay molası verin, ihtiyaçlarınızı ve alışverişinizi burada tamamlayın.
Cumartesi öğle saatlerine doğru da Hodocur’a yönelin.
Vadinin yemyeşil çayırlarından uygun bir yerde, mutlaka izin alarak, çadırınızı kurun.
Sonra bırakın kendinizi doğaya…
Derenin sesi, dağların sessizliği, yıldızlı bir gece ve sabah sizi karşılayan o eşsiz vadi.
Bizim kampın sabahında da güzel bir anımız oldu.
Sabah:
“Nasıl, iyi güzel uyudunuz mu?” diye sordular.
Dedim ki:
“Derenin sesini kısacak bir düğme aradım, bulamadım.”
Gerçekten de gürül gürül akan derenin sesi gece boyunca devam etmişti.
Ama sonra düşündüm…
O ses aslında rahatsızlık değil, doğanın bize söylediği bir ninniydi.
Hodocur’da insan biraz da bunu öğreniyor:
Bazı güzelliklere dokunmamak, onları değiştirmemek ve olduğu gibi korumak gerekiyor.
Çünkü bazı yerler turizm merkezi olmak için değil,
insana hayatın ne kadar sade ve güzel olabileceğini hatırlatmak için vardır.
Emin Kanbur / Araştırmacı-Yazar

