ADNAN ONAY
Devlet kadrolarının yerelde nasıl şekillendirilmesi gerektiği uzun yıllardır tartışılan konuların başında gelmekte. Özellikle iktidar partilerinin il teşkilatları, milletvekilleri ve bürokrasi arasındaki ilişki zaman zaman eleştirilere konu olur. Bu tartışmalar ilde kimin zaman bir ikilem de yaratır. O nedenle; Kimileri bürokrasinin tamamen siyasetten bağımsız olması gerektiğini savunurken, kimileri de siyasi iradenin kendi programını hayata geçirebilmek için bürokratik kadroları belirleme hakkına sahip olduğunu ileri sürer.
Kanaatimce burada asıl mesele, kadroların kim tarafından belirlendiğinden ziyade, kadroların niteliklerinin ne olduğudur.
Esas olan, siyasetle uyum içerisinde çalışabilecek, aynı zamanda liyakatli, deneyimli ve işinin ehli kişilerin göreve getirilmesi ve görevde tutulmasıdır. Uyum da önemlidir, liyakat da. Ancak bu iki unsur birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Ünlü Alman sosyolog ve siyaset bilimci Max Weber, modern devletin temel direklerinden birinin profesyonel bürokrasi olduğunu söyler. Weber’e göre devlet işlerinin kişisel ilişkilere göre değil, ehliyet ve uzmanlık esasına göre yürütülmesi gerekir. Gerçekten de güçlü devletlerin ortak özelliği incelendiğinde karşımıza eğitimli, deneyimli ve kurumsal hafızaya sahip bürokratlar çıkar.
Ancak Weber’in bürokrasi anlayışını tek başına benimsemek eksik olur. Zira, bürokrasi, demokratik sistemlerde kendi başına bir amaç değil, halkın seçtiği siyasi iradenin hedeflerini hayata geçiren bir araçtır. Nitekim siyaset biliminin önemli isimlerinden Woodrow Wilson, bürokrasi ile siyasetin görev alanlarının farklı olduğunu belirtirken, devlet yönetiminde uyumun önemine de dikkat çekmiştir. Siyaset yönü belirler, bürokrasi ise o yön doğrultusunda hareket eder.
Bir bürokrat ne kadar bilgili ve yetenekli olursa olsun, gizli veya açıktan siyasi iradeyle sürekli çatışma içerisindeyse hizmet üretimi aksar. Kurumlar arasında koordinasyon bozulur, karar alma süreçleri yavaşlar ve sonuçta bunun bedelini vatandaş öder.
Yerelde yaşanan birçok yatırım gecikmesinin, kurumlar arası çekişmenin ve hizmet aksamasının temelinde de çoğu zaman bu uyumsuzluk vardır.
Öte yandan uyum adına liyakatten vazgeçmek de en az bunun kadar sakıncalıdır. Sadece siyasi yakınlık nedeniyle göreve getirilen ancak gerekli bilgi, tecrübe ve yöneticilik vasıflarına sahip olmayan kişiler, kısa vadede bazı çevreleri memnun etseler bile uzun vadede hem devlete hem de siyasi iradeye zarar verirler. Çünkü başarısızlığın faturası eninde sonunda siyaset kurumuna çıkar.
Tarih boyunca başarılı yönetim modelleri incelendiğinde, devletlerin yükseliş dönemlerinde genellikle iki özelliğin birlikte bulunduğu görülür: Güçlü siyasi liderlik ve ehliyetli devlet kadroları..
Göreve getirilen kişilerden beklenen sadece sadakat değil, aynı zamanda yetkinliktir. Sadakat ile ehliyet birlikte arandığında devlet güçlenir. bunlardan biri ihmal edildiğinde ise yönetim zaafları ortaya çıkar.
Siyaset felsefesinin önemli isimlerinden Niccolò Machiavelli de yöneticilerin kendilerine sadık olduğu kadar yetenekli yardımcılarla çalışmasının önemine vurgu yapar. Ona göre bir hükümdarın kalitesi, çevresinde topladığı insanların kalitesinden anlaşılır. Bu düşünce bugün kamu yönetimi açısından değerlendirildiğinde, siyasi iradenin hem güven duyduğu hem de iş yapabilen kadrolarla çalışmasının önemini daha iyi anlaşılır.
Sonuç olarak; Bir ilin kalkınmasını sağlayan şey ne yalnızca siyasetçilerin gücü ne de sadece bürokratların teknik bilgisidir.
Başarı; ortak hedeflere inanmış, birbirleriyle koordinasyon içinde çalışan, aynı zamanda bilgi, deneyim ve ehliyet sahibi kadroların varlığıyla mümkündür.
İdeal olan, siyasetin hedeflerini anlayan ve benimseyen; buna karşılık görevini kişisel ilişkilere değil bilgiye, tecrübeye ve kurumsal sorumluluğa dayanarak yerine getiren bürokratların desteklenmesidir. Devlet yönetiminde gerçek verimlilik de, vatandaş memnuniyeti de ancak böyle bir denge kurulduğunda ortaya çıkar…
