2023 seçimlerinin üzerinden tam bir yıl geçtiğini hatırlatan Genel Başkanvekili Tekir, şunları söyledi:
“Yerel seçimlerin ardından da bir buçuk aylık bir zaman geçti. Bu kadar zaman içerisinde sürekli dile getirilmiş olmasına rağmen iktidardan herhangi bir şekilde cevap verme zahmetine bile katlanılmayan bir dönemde iktidarın aklına ne hikmetse birdenbire tasarruf tedbirleri uygulamak geldi.
Hikmeti nedir diye sorulduğu zaman aslında bilinmeyen hikmetler yoktu. Ve kendilerinin de verdikleri cevaplar fark etmiyordu.
Diyorlar ki; ‘birinci derecede enflasyonu düşürmemiz gerekmektedir. İkincisi de altı Şubat depremlerinin oluşturduğu sıkıntıları gidermek, onların maliyetlerini karşılamak veya o konuda var olan problemlerin çözümünü hızlandırmak.’ Böyle bir cevap veriyorlar. Ancak enflasyon yeni bir olay değil ki.
Türkiye’deki enflasyon son 4-5 yıllık dönem içerisinde birçok Avrupa ülkesinden çok daha hızlı bir yükseliş göstermekte. Çok daha etkili bir şekilde halkımızın geçim seviyesini etkilemekteydi.
Depremin üzerinden de bir buçuk yılı aşkın bir süre geçti. İlk defa tasarruf tedbirleri aklagelmişse burada düşündürücü bir durum var demektir.
Peki ilginç olan şey şu; ne zamana kadar bu tedbirlerini uygulanacağına ilişkin verilen beyanatlar bize göstermektedir ki onların ilgililerin Sayın Maliye Bakanımızın ifadesi üç yıl sırayla uygulanacaktır.
Neden üç yıl? Neden sürekli değil? Çünkü aslında bakılırsa bir sonraki seçimlerden bir yıl öncesine kadar. Bir sonraki seçimlerden bir yıl öncesine kadar yapılması aslında veya böyle bir tarihin tespit edilmesi hiçbir zaman tesadüf eseri olamaz. İnce bir hesabın sonucudur.
Bugüne kadar yapılmış seçimlerde son derece müstifane bir şekilde harcamalarda bulunan hükümet 2028 yılında yapılacak olan seçimlere adeta bir birikim yaparcasına oradaki harcamaları daha da yoğunlaştıracak şekilde bir tasarruf tedbirleri paketi geliştiriyor.
PAKETİN AMACI VATANDAŞIN KEMERİNİ SIKMAK
Normal şartlarda başlangıç için küçük de olsa bu tasarruf tedbirlerini bu tasarruf paketini biraz önce ifade etmiş olduğum şekliyle olumlu olarak karşılıyoruz.
Ancak bu düzenlemelerde yer alan bir takım maddelerin esas amacın maddelerle esas amacın yine vatandaşın kemerini sıkmak amacını taşıdığını burada da ifade etmek istiyorum.
Devleti yönetenler israftan kaçınmadıkları müddetçe bu tedbirlerin başarılı sonuçlar vermesi asla mümkün değildir.
Ölçüsüzce yapılan harcamaların külfetini, yükünü vatandaşa çektirmek yerine daha ölçülü bir şekilde kamu kaynaklarının kullanılmasını tercih etmek sorumluluk bilincinin gereğidir. 22yıllık israf dizeninin acı reçetesi olarak önümüze böyle bir tasarruf paketi sunulmuştur.
Şimdi bir kez daha kanseri aspirinle tedavi etmek gibi sadece kamuda ortaya çıkan bir takım tepki birikiminin bastırılması amacına yönelik bir tedbir paketiyle karşı karşıya bulunuyoruz.
ZİHNİYET DEĞİŞMEDİĞİ SÜRECE EKONOMİ DÜZELMEZ
Bir kez daha ifade etmek istiyoruz ki her şeyden önce bir zihniyet değişikliği meydana gelmeden Türkiye’nin ekonomik istikrara, refah seviyesi, istikrara kavuşması, refah seviyesine yükselmesi mümkün değildir. Çünkü kamu malı dediğimiz şey esasen iktidarlara vatandaşlar tarafından, milletimiz tarafından emanet olarak teslim edilen kaynaklardır.
Kamu parası dediğimiz ve herkesin alın teriyle elde etmiş olduğu değerlerin bir kısmını vergi olarak intikal ettirdiğimiz zaman bunun yine kendilerine emanet olarak intikal ettirdiğinin bilinci içerisinde hareket etmeleri gerekmektedir.
Dolayısıyla da bu emanet bilinci yerleşmediği ve bunu sağlayacak olan bir zihniyet değişikliği gerçekleştirilmediği müddetçe Türkiye çok daha bir takım sıkıntılarla karşı karşıya gelecektir.
19. yüzyılın Osmanlı ekonomisini tetkik edenler, inceleyenler çok iyi bileceklerdir. Bugünkü israf anlayışının şahikaya çıktığı zirveye ulaştığı dönemler esensen o zaman yaşanmıştır. Sonuç hepimizin bildiği şekliyle bir duyunu umumiye idaresi kurulması şeklinde olmuş ve Osmanlı Devleti’nin mali sistemi alacaklı ülkelerin yönetimine teslim etmek mecburiyete hasıl olmuştu. O zaman zihniyetin değiştirilmesi gerekir.
KAMU KAYNAKLARININ İSRAFA TAHSİS EDİLMEMESİ GEREKİR
Her şeyden önce asla ve asla harcamaların veya kamu paralarının, kamu değerlerinin betona harcanmaması gerekir. Ranta, israfa tahsis edilmemesi gerekir. Tüketime ve gösterişe dayalı yanlış yatırım politikalarına tahsis edilmemesi gerekir. Mantık, aynı mantık olduğu müddetçe ülkemiz büyük sıkıntılarla karşı karşıya gelecektir. Dün itibardan tasarruf olmaz diyenler bu paketle yine karşımıza şöyle çıkmaktadırlar. Bizi kapsamayan itibarlardan sadece üç yıllığına tasarruf olabilir. Özel uçakların uçaklardan tasarruf olmaz. Ancak arabaları otobüslerle değiştirebiliriz zihniyetiyle olumlu bir sonuç alabilmek mümkün değildir.
Bin liradan sadece bir lira tasarruf ederek enflasyonla mücadele etme imkanını bulamazsınız. Koca bir baraj gölünü bardakla doldurma imkanına sahip değilsiniz arkadaşlar. En can alıcı nokta ise şudur. İsrafı yapanlar fakat bir de o israftan kaynaklanan bir takım zorlukları veya külfeti yüklenenler ayrı kesimler.
İsrafa muhatap olanların yani israfı yapanların iktidarın nimetlerinden yararlananların bu tasarruf tedbirlerine muhatap olmamaları son derece yadırgatıcı bir şeydir.
22 yıldır iktidar nimetlerinden yararlananlar kimlerse esasen bu tür tasarruf tedbirlerinin sıkıntısının yine onlar tarafından çekilmesi gerekmektedir. Bu nimetlerin karşısında elde edilen değerlerden bu tür tedbirlerin maliyetinin veya sorumluluklarının yine onlar tarafından yapılacak katkılarla giderilmesi gerekmektedir.
ÜLKEYİ SARAYLARLA DOLDURMANIN BU ÜLKEYE FAYDASI OLMAZ
Saadet Partisi olarak dünden bugüne ısrarla söylediğimiz şeyler şunlardır; yanlış yatırımların derhal durulması gerekmektedir. Üretici yani üretime yönelik verimli yatırımlar olmadan sadece gösterişe yönelik yatırımların bu ülkeye herhangi bir fayda temin etmeyeceğini herkes bilmektedir.
Ülkeleri saraylarla donatmanın bu ülkeye bir faydası olmaz. Daha değişik bir tarzda söyleyeyim. Biraz önce ben Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılına işaret etmiştim. Bütün İstanbul Boğazı’nı saraylarla donatanlar, bugün sadece gördüğümüz saraylar değil, bir de feriye sarayları denilen saraylarla donatanlar, netice itibariyle Osmanlı Devleti’nin mali yönden iflasına sebebiyet verebilecek bir harcama politikası takip etmişlerdi. Burada da benzer yatırımlardan vazgeçilmesi gerekmektedir.
Faize aktarılan kaynakların mutlaka üretici kesimlere aktarılması, transfer edilmesi gerekmektedir. Borç alan emir alır. Dedelerimizin atalarımızın ifade ettiği en temel gerçeklerden bir tanesidir. Borç alan emir alır. Ama sonunda da borç faiz ve borç kıskacına veya sarmalına yakalandığı andan itibaren bu sarmalığa yakalanmış olanların kurtulabilmeleri o kadar kolay değildir.
Gördüğüm kadarıyla burada bulunan vatandaşlarımız, kardeşlerimizin büyük bir kısmı ticarette meşgul oluyor. Bir işletme eğer borç, faiz ve borç sarmalına yakalandığı zaman o işletmenin belini doğrultması mümkün değildir. Tıpkı benzer işletmelerde olduğu gibi devlet açısından da bu söz konusudur.
İsraf, rüşvet ve yolsuzluk düzeninden vazgeçmek gerekmektedir. Üretim ve istihdam odaklı yatırımlar ülkemizin genelinde yaygınlaştırılmak suretiyle halkımızın refah seviyesinin yükseltilmesi gerekmektedir.
Faiz lobilerini tatmin etmekten iktidarın vazgeçmesi gerekir. Yine aynı şekilde bir avuç müteahhide destek çıkmaktan iktidarın vazgeçmesi gerekmektedir. Medya patronlarını beslemek yerine çiftçiyi, besiciyi, işçiyi, memuru, emekliyi ve öğrenciyi gözeten politikaların takip edilmesi gerekmektedir.
Bunlar söylediğin söylendiği zaman iktidara mensup ilgililerin veya teşkilatların bize verdikleri cevaplar şunlar olmuştu;
Bunlar yatırımlara karşı çıkıyorlar. Bu ülkenin 84 milyon vatandaşının bir tek ferdinin dahi bu ülkede yapılan gerçek anlamda verimli yatırımlara karşı çıkabilecek bir anlayışa sahip olduğunu asla düşünmüyorum. Böyle bir şey olmaz.
‘Faiz bir dünya gerçeğidir’ diye cevap veriyorlardı. Ama ben size söyleyeyim. Bu 20 yıllık iktidar döneminde yani 2003’den başlayıp 2023 dönemine kadar Türkiye’nin ödemiş olduğu faiz miktarı 563 milyar dolardır. 563 dolarlık bir faiz borcunun bu ülkenin sırtına yüklenmesinin ne kadar ağır bir takım sorunları da beraberinde getireceğini önceden hesap etmek gerekmekteydi.
Başka ne diyorlardı? ‘Ucuza kredi buluyorsak niye almayalım’ diyorlardı. Ucuza kredi bulursunuz ama o kredileri verimli istikamette kullanmadığınız takdirde zaman içerisinde o ucuz krediler son derece pahalı maliyetli krediler haline dönüşebilir.
Başka? ‘Herkese iş bulmak zorunda değildir devlet’ diyorlardı. İyi de herkese iş bulmak zorunda değildir ama onun planını ve programını yapmak da devletin en önemli görevlerinde bir tanesidir. Ve sonra şunu söylüyorlardı; ‘Biz büyük bir devletiz. Yazlık kışlık saraylarımız milyar dolarlık uçaklarımız milyonluk makam araçlarımız olmasın mı?’
Dünyanın çok zengin ülkeleri var. Almanya fevkalade zengin bir ülkedir. Amerika Birleşik Devletleri dünya imparatorluğu kurmuş bir ülkedir.
İngiltere’de üzerinde güneşin batmadığı bir imparatorluğu kurmuş bir ülkedir. Bu ülkelerin hangisi böyle bir öylesine israf merkezli bir politika takip ediyor ki? Böyle bir politikayı takip eden söz konusu ülkelerdeki liderlerden bir tanesi bile vatandaşlar tarafından hiçbir zaman tasvip edilmediği gibi yerinde bile duramaz
İNSANIMIZ TOPRAKSIZ KALIYOR
Ben bunları bu şekilde sizinle paylaşmış oldum ama devam edersek bir başka gerçekle karşılaşmış oluyoruz. 14 Mayıs hepimizin bildiği gibi Dünya Çiftçiler Günü.
Avrupa ülkelerinin bütününde çiftçiler desteklenirken tarım ve hayvancılık desteklenirken ve onların destek politikalarıyla ürettikleri hayvanlar, ürettikleri tarımsal ürünler bizim gibi ülkelerde destek verilmediğinden dolayı ya ürün yetersizliğinden veyahut da fiyatlar kontrol altına alınamadığından o ülkelerden ithalat yapmak mecburiyetinde kalırken Dünya Çiftçiler Gününü bizim çiftçiler gönül rahatlığı içerisinde kutlayamıyor.
Maalesef iktidarın 22 yıllık yanlış politikaların neticesinde insanımız topraksız kalıyor. İşin ilginci de topraklarımız da insansız kalıyor. Bir başka ifadeyle büyük çapta yine Osmanlı Devleti’nde çeşitli dönemlerde huzursuzluk dönemlerinde büyük kaçgun diye tarih kitaplarında yer almış olan olay 21. yüzyılın ilk çeyreğinde adeta Türkiye’de yeniden yaşanmaktadır.
Üreticilerimizin alın terinin karşılığı gün be gün erimektedir. Bunun yansımasını da pazardaki satın aldığımız ve boğazımızdan geçmek üzere geçimimizi temin etmek üzere kullandığımız malların fiyatlarında görüyoruz.
Tarımsal bir tarım bakımından son derece önemli olan bir ülkede salatalığın kilosunu 40liraya tüketmek mecburiyetinde kalınmamalıdır arkadaşlar. Domatesin kilosunu 40 liraya, 50 liraya tüketmek mecburiyetinde vatandaşımız kalmamalıdır.
Bir zamanlar ilkokul kitaplarında hepimiz çok iyi biliyoruz. Coğrafya derslerinde de belirtildiği şekliyle kendi kendimize yetebilen dünyanın birkaç ülkesinden bir tanesiydik. Mercimeği Kanada’dan ithal etmek mecburiyetinde kalan bir ülke haline geldik. Nohudu başka yerden ithal ediyoruz. Buğdayı başka yerden ithal ediyoruz. Hayvanımızı da ta Arjantinlerden ve başka bir takım ülkelerden Güney Amerika’nın en köşesi, en güneyindeki, en uç noktasındaki bir ülkeden ithal ediyoruz.
İSLAM DÜNYASI GAZZE’YE SESSİZ KALDI
O da 7 Ekim’den bugüne değişmeyen bir gündemimiz daha var o da Gazze meselesi. Dinmeyen bir yürek sızımız. 7-8 aydan beri devam etmekte olan bir çatışmanın veya savaşın veya bir katliamın bizim gündemimizde yer alması nedeniyle.
Terör rejimi katliamlarına aralıksız bir şekilde devam ediyor. Gazze’de olup bitenlere aslında sessiz kalındı.
İlginç olan şu; İslam dünyası sessiz kaldı. Başta Türkiye olmak üzere İslam dünyası sessiz kaldı. Ve bu konuda seslerini yükseltenler yine ilginçtir, biraz önce kendileriyle görüştüm. Sayın Ahmet Davutoğlu hocamız, Sayın Başbakanımız Güney Afrika’ya gitti. İlk yüksek ses Güney Afrika’dan çıktı. Ve oradan yansıyan ses Amerika’da makes buldu. Amerika’daki üniversitelerde makes buldu. Türkiye’deki üniversitelerden tık sesi bile çıkmadı. Buna bizim gönlümüz razı olmaz. Böyle bir şeyi tasvip etmek mümkün değildir. Ama Gazze’deki katliam hala devam ediyor.
Gazze’nin ardından Refah’ı da hedef aldılar. Sevil katliamların bir yenisi daha etkilendi. 10binlerce insanın son sığınağı olan bu bölgeyi de boşaltmak için her türlü alçakça saldırılar yapılmaktadır. Nihai amaç belli. Bölgenin tamamen insansızlaştırılması, Filistinlerin kalan son topraklarına el konulması ve onların adım adım işgal edilmesi. Böylesine pervasızlaşan bir topluluk.
Ve oraya giden yardım konvoylarının yollarını kesip de oradaki gıda maddelerini işlemez hale getirmeyi tercih eden bir davranış tarzı.
Dünyanın dört köşesinde bir takım vicdan sahibi insanlar Gazze meselesine tepki gösteriyorlar. Adeta insanlığın vicdanı tarihin ender dönemlerinde meydana gelmiş bir şekilde harekete geçmiş vaziyette. Bizim vicdanlarımızın da harekete geçmesini bekliyorlar.
Sözüm burasında çok geç kalırmış olsa da 10 Mayıs’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapılan bir oylamaya da temas etmek istiyorum.
Filistin’in tam üyelik için gerekli şartları karşıladığını belirten tasarı ezici bir çoğunlukla kabul edilmiş. Ama ilginçtir, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail başta olmak üzere sadece 9 ülke aleyhte oy kullanmış. Almanya, Hollanda, İngiltere, İsveç ve Finlandiya gibi batılı ülkeler toplam 25 ülke çekimser kalmış. Ama geri kalan 143 ülke ise tasarıya evet demiş.
Bu çok önemli bir göstergedir. Biz bunun bütün insanlığın vicdanını daha da genel anlamda etkileyerek çok farklı bir zemine doğru kayacağı kanaatini taşıyoruz.
FİLİSTİN HALKININ SESİNİ TÜM DÜNYAYA HAYKIRMAYA DEVAM EDECEĞİZ
Nihayet olarak biz vicdanlarda daha gür bir sesle nehirden denize özgür Filistin diyoruz ve bunu da bütün dünya insanlığının duymasını istiyoruz.
Bizler de Saadet-Gelecek Grubu olarak İsrail zulmüne ve işbirlikçi tavırlara karşı kararlılıkla mücadele etme gayreti içerisindeyiz.
Mazlum Filistin halkının sesini tüm dünyaya haykırmaya devam edeceğiz. İnanıyoruz ki özgür Filistin mutlaka bir gün kurulacaktır.
Yine biliyoruz ki ve inanıyoruz ki eğer inanıyorsanız üstünsünüz. Merhum liderimiz Necmettin Erbakan hocamızın da ifadesiyle; ‘biz inanıyoruz ki zulüm hiçbir zamanı ebedi olamaz. Kötülük mutlaka hüsrana uğrayacaktır.’ Bu inançla, bu duygu ve düşüncelerle sözlerimi son veriyorum. Sizleri ve ekranları başında bizleri takip eden değerli vatandaşlarımızı sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum. Allah’a emanet olun