ADNAN ONAY
Büyük umutlarla çıktığımız Avustralya karşısında oynadığımız kötü futbolun sonucunda sahadan 2-0 mağlup ayrıldık.
Oysa, milyonlar tek yürek olarak bu maçı kazanacağımıza inanıyordu.
Nice umutlar beslediğimiz birçok karşılaşmanın sonu maalesef hep hüsranla bitiyor.
Futbolda neden bir istikrar tutturamadığımız hepimizin aklında soru işaretleri bırakıyor.
Türkiye, genç nüfus dinamizmi, futbola olan yüksek toplumsal ilgi ve kulüp düzeyindeki yoğun finansal yatırımlara rağmen, uluslararası arenada neden sürdürülebilir bir sportif başarı yakalayamıyoruz?
Türkiye, Avrupa’nın en yüksek yayın gelirine ve kulüp bütçelerine sahip ilk 10 ülkesi arasında yer almasına rağmen, milli takım ve kulüpler bazında maalesef istikrarlı başarı sağlayamamakta.
Türkiye’deki futbol yatırımlarının en büyük yapısal hatası, sermayenin sürdürülebilir altyapı projeleri yerine, kısa vadeli sportif başarı vaat eden yaşlı ve yüksek maliyetli yabancı oyuncuların transferine harcanmasıdır. Spor ekonomisinde “Finansal Miyopluk” olarak adlandırılan bu durum, kulüpleri rasyonel bir bütçe planlamasından uzaklaştırarak derin bir borç sarmalına sürüklemekte.
Gelişmiş futbol ülkeleri (Almanya, Portekiz, İtalya, Belçika vb.) futbolu bir “üretim ve ihracat” modeli olarak görürken, Türkiye futbolu bir “ithalat ve tüketim” modeli olarak kurgulamış bulunmakta. Bu tüketim odaklı model, altyapı ve beşerî sermaye yönetimindeki metodolojik hatalarla derinleşmekte.
Türkiye, 85 milyonu aşan nüfusu ve Avrupa’nın en genç yaş ortalamasına sahip ülkesi olmasına rağmen, yetenek tespitinde bilimsel bir metodoloji uygulamamaktadır. Gelişmiş ülkelerde çocuklar erken yaşlardan itibaren çeşitlimtestlerden geçirilerek spora yönlendirilirken; Türkiye’de futbolcu keşfi hâlâ gözleme dayalı, şansa bağlı ve subjektif yöntemlerle yapılmaktadır. Bununla birlikte, gerekli donanımına sahip altyapı antrenörü sayısı oldukça azdır ve bu antrenörlerin düşük maaşlarla, güvencesiz çalıştırılması akademileri nitelikli eğitim alanları olmaktan çıkarmaktadır. Ayrıca altyapılarda, bazı çocuklara avantaj sağlanırken, teknik kapasitesi bazı çocukların sistem dışına itilmesi potansiyel elit yeteneklerin erken yaşta kaybedilmesine neden olmaktadır.
Sistemin tıkandığı bir diğer kritik nokta ise kurumsal yönetişim ve liyakat krizidir. Futbol kulüplerinin ve federasyonun yönetim yapıları; şeffaflık, hesap verebilirlik ve profesyonellik ilkelerinden uzaktır. Kulüp başkanları ve yöneticileri, kısa vadeli kişisel prestij ve seçim kazanma arzusuyla popülist bir yönetim sergilemektedir. Ortalama bir teknik direktörün görev süresinin bir, iki yılı bile bulmadığı bir düzende, uzun vadeli stratejik planların yapılması, ortak bir oyun felsefesi veya ekol oluşturulması imkansız hale gelmektedir.
Spor yönetiminin profesyonel spor yöneticileri yerine, futbol dışı sektörlerden gelen iş insanlarının inisiyatifine ve kişisel ilişki ağlarına bırakılması, kurumsal körlüğü kronikleştirmektedir.
Tüm bu yönetsel sorunlar, sosyo-kültürel faktörler ve “sokaktan akademiye” geçiş sancılarıyla birleşmektedir. Türkiye’de futbol tarihsel olarak sokakta öğrenilen bir oyun olmuş, ancak kentleşme politikalarıyla birlikte bu kültür yok olmuştur. Sistem, bu yok oluşun yerini dolduracak modern bir okul-kulüp entegrasyonunu kuramamıştır. Yoğun sınav odaklı Türk eğitim sistemi, gençleri erken yaşta spor ile akademik kariyer arasında bir seçime zorlamakta; Batı Avrupa’da uygulanan ve sporcunun eğitim hayatını aksatmadığı “İkili Kariyer” modeli Türkiye’de işlevsellik kazanamamaktadır. Toplumsal düzeyde futbola yüklenen aşırı duygusal anlam ve medya baskısı da hata yapma lüksünü ortadan kaldırmakta, genç oyuncular gelişim süreçlerini tamamlayamadan feda edilmektedir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin futboldaki başarısızlığı bir kaynak veya insan eksikliği değil, tamamen bir sistem ve yönetim problemidir. Milyonlarca Euro’luk yatırımların başarıya dönüşmesi için kulüplerin transfer harcamalarına katı sınırlar getirilmesi, gelirlerin belirli bir yüzdesinin zorunlu olarak akademilere aktarılması ve bağımsız bilimsel kurullar tarafından denetlenen “Ulusal Futbol Müfredatı”nın oluşturulması zorunludur. Futbolu popülist gündemlerin ve tüketim çılgınlığının bir aracı olarak görmekten vazgeçip; bilimsel, sabırlı ve liyakate dayalı bir endüstriyel üretim modeline dönüştürmedikçe, yapılan hiçbir finansal yatırım Türkiye’yi dünya futbolunda kalıcı ve sürdürülebilir bir güç yapmaya yetmeyecektir.
