Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

EMİN ŞİR’İN YENİ KİTABI: DÜNYANIN ACEMİSİ

“Haldoz’dan kalkan dalgalar vuruyormuş ayaklarına ölümü daha sık düşünüyormuş”  

“Haldoz’dan kalkan dalgalar vuruyormuş ayaklarına

ölümü daha sık düşünüyormuş”

 

Rizeli, kendisinin sevdiği tabirle Haldozlu olan şair ve yazar Emin Şir, Ele Rosa adlı romanının ardından bu kez de “Dünyanın Acemisi “isimli şiir kitabını okuyucularla buluşturdu.

 

Emin Şir, daha çok şiirleriyle öne çıkan bir isim. Aynı zamanda şiir aşkını sahneye taşıyan Şir, şiirli dinletilerde en çok da Nazım Hikmet şiirleri okumayı seviyor. Ayrıca şiir dağarcığındaki Hasan Hüseyin, Ahmet Telli gibi şairlerimizin şiirlerini de seslendirmeyi seviyor. Ancak, şiirlerine ve Ela Rosa’ya baktığımızda oralarda başka bir dille karşılaşırız. Onun şiirleri daha çok Edip Cansever, Turgut Uyar, Melih Cevdet Anday, Nilgün Marmara gibi şairlerimizin diline daha yakın.

 

Şir, şiiri bir “ifade alanı” olmaktan çok bir varoluş mekânı olarak kurar. Şiirlerde anlatılan şey çoğu zaman yaşanan bir olay değil, yaşamın kendisinin omuzlarda bıraktığı ağırlıktır. “Bugün de vaktiyle bir boşlukta epey yonttum kendimi” dizesi bu poetikanın anahtarı gibidir: özne kendini anlatmaz, kendini işler, kendini yontar.

 

Şir’in “Dünyanın Acemisi” kitabında yer alan şiirlere baktığımızda dikkat çeken ilk unsur, sürekli geri dönen bir zaman bilincinin şiirlerde hakim olduğudur.. “Bugün de” tekrarları, geçmişle şimdi arasında asılı kalmış bir ruh hâlini vurgular. Zaman, şiirlerinde doğrusal akmaz; damlayan bir musluk gibi, durmadan ama ilerlemeden akar: “zaman damlayan musluk / akıyordu durmadan.”

 

Bu imge, Turgut Uyar’ın geç dönem şiirlerindeki zaman algısıyla güçlü bir akrabalık taşır. Uyar’ın “Beni bir yere koydular, orası zamandı” dizesinde olduğu gibi, zaman burada da bir akış değil bir hapsoluşu simgeler.

 

Şir’in şiirlerinde içe çekilme, içerden sesleniş en belirgin etik tavrıdır. Şair acıyı yükseltmez, dramatize etmez; tam tersine onu bastırır, içine çeker. “Mevsimi göğsüme sıkı sıkı bastırdım” dizesinde olduğu gibi, duygu dışarı taşmaz, içerde tutulur. Bu dize Nilgün Marmara’yı hatırlatır; Marmara’nın “Ben bir aynayım, kimse bana bakmaz” diyen içe kapanık benliğiyle bu dize arasında akrabalık kurulabilir. Ancak Marmara’daki varoluşsal sertlik ve uçurum hissi burada yerini daha dayanıklı, daha “yaşamakta ısrar eden” bir melankoliye bırakır.

 

Şir’in, şiirlerinin dili gösterişten uzaktır. Şiirlerinde imge vardır ama imge kendini sergilemez. Nesneler –musluk, meydan, avlu, yük– düşüncenin taşıyıcısıdır. Bu yönüyle şiirler en çok Edip Cansever’in özellikle geç dönemine yaklaşır. Cansever’in “Masa da masaymış ha” derken bir nesne üzerinden varoluşu kurması gibi, burada da “musluk” ya da “yük” yalnızca eşya değildir; bilincin aldığı biçimdir. “Hep ağır bir yük gibi / taşıdım yaşamayı” dizesi, Cansever’in “İnsan yaşadığı yere benzer” önermesinin daha içsel bir karşılığı gibidir adeta.

 

Şir’in şiirlerinde Rilke tadı da bulmak mümkün. Rainer Maria Rilke’nin, “Yaşamak soruları sevmektir” düşüncesi Şir’in şiirlerinin ruhunda da hissedilir. Şair cevap aramaz; sorunun içinde durur. “Kendimden kaçmadan yüzleşiyorum yalnızlığımla- hep nöbetleşe yaşamış yalnızlığını” dizeleri, Rilke’nin “İçine bak, orası senin yalnızlığındır” yaklaşımıyla aynı çizgide durur. Nesnelerin iç dünyayı yansıtması, dış dünyanın içsel bir yankıya dönüşmesi Rilke’yi çağrıştırır. Şir, ”çünkü yalnızlık da bir ölüm biçimi, sözcüklerin arkasına gizlenmiş karanlık” dizelerinde olduğu gibi yalnızlığı birçok yerde ölümle iç içe geçirir.

 

Şir’in şiirlerinde ölüm neredeyse her yere gizlenmiş gibidir. Şiir, ölümle sürekli içe döner. “çünkü ölüm bir unutuluş- her gün daha zor öncekinden her ölüm daha ağır- hayat uzadıkça ölüm yitiriyordu özelliğini- derin bir ah’tan ibaretmiş meğer insan öldüğümde anladım- eşya ölmüyor biliyor musun- ölüm uzun sessizlik- ölümden söz ediyor uykudan söz eder gibi” dizeleri ölümle sıkı bir bağ kurarak okuyucuyu sürekli sınıra taşıyor.

 

Şir’in şiirlerinde ayrıca yer yer Pessoa’yı da hatırlamak mümkün. Pessoa’nın “Kendimden başka kimsem yok” yalnızlığı aslında birçok şairimizde izine rastlanılan bir yalnızlıktır. Şir’in, “Avluda kendini oyuna kaptırmış bir çocukluk bıraktım” dizesi buna en güzel örneklerden biri.

 

Şir, kitabının bir bölümünde (dünyayı bana bırakın) metinsel şiir denemesi de yapıyor. Böylece şiirle, hikayeci, romancı yanını bu kitapta bir ayrı bölümde buluşturmayı deniyor. Ruh hali kaydı gibi kurulan cümleler bu bölümde şiiri bir iç anlatıya dönüştürüyor. “Pencereden dışarıya bakıyorum sürekli..bıkmıyorum hiç. Bakıyorum . gelecekler…” kısa, tekrarlı ve beklenti yüklü cümleler Sait Faik Abasıyanık’ın geç dönem düz yazı-şiir sınırındaki metinlerini andırıyor. Anlatılarda Tezer Özlü, Nilgün Marmara gibi şairlerin izlerini de bulmak mümkün.

 

Şir’in şiirleri bir akıma birebir yerleştirilemez; ancak bana göre en yakın durdukları hat, İkinci Yeni’nin geç, içselleşmiş ve arınmış bir hat. Kapalılık şiirlerinde bilinçli bir tercih değildir; şiir kapalı olduğu için değil, hayat öyle hissettirdiği için oldukça ketumdur Şir’in dizeleri.. “Şiirler dökülüyor kaldırımlara” dizesinde olduğu gibi, şiir neredeyse fark edilmeden, gündelik hayatın arasına sızar.

Son sözü Şir’in sevdiği türden bir ‘son’la bitirelim..

 

“Her yudumda biraz daha uzaklaşıyor dünya

her yürek kendi ateşiyle yanıyor”

 

ADNAN ONAY

Rize Haber Yemek Tarifleri Haber Yazar