Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

BÜROKRASİDE YASA DEĞİL KEYFİYET HAKİM OLURSA DEVLET ÇÜRÜR

ADNAN ONAY   Türkiye’de devlet ile vatandaş arasındaki en büyük

ADNAN ONAY

 

Türkiye’de devlet ile vatandaş arasındaki en büyük sorunlardan biri, yasaların kendisinden çok, yasaları uygulayanların korkuları, önyargıları ve keyfi tutumlarıdır. Çünkü bir ülkede kanun metinlerinin iyi olması tek başına yeterli değildir; asıl mesele o kanunların herkese eşit, adil ve cesur biçimde uygulanabilmesidir.

 

Bugün birçok vatandaş, hakkı olan bir işlemi yaptırabilmek için yalnızca mevzuata değil, aynı zamanda bürokrasideki kişilerin zihnindeki görünmez fişlemeleri de aşmak zorunda kalmaktadır. “Şu görüşten”, “bu cemaatten”, “şu çevreye yakın”, “hakkında bir şey denilmiş” gibi çoğu zaman hukuki niteliği olmayan kanaatler, insanların önüne engel olarak çıkarılmaktadır. Devlet adına karar veren bazı görevliler, hukuku esas almak yerine, ileride sorun yaşamama kaygısıyla hareket etmekte; sorumluluk almaktan kaçınarak vatandaşın hakkını teslim etmemektedir. Ancak aynı sistemde yukarıdan bir telefon, siyasi bir referans ya da güçlü bir bağlantı devreye girdiğinde, en problemli işlerin bile çözülebildiği görülmektedir. İşte çürüme tam da burada başlamaktadır.

 

Çünkü adaletin ölçüsü kişilere göre değişmeye başladığında, devlet mekanizması güven veren bir yapı olmaktan çıkar. Vatandaş, hakkını hukukla değil, torpille aramak zorunda kaldığını düşünür. Bu düşünce yaygınlaştıkça da devlete olan aidiyet zayıflar. İnsanlar devletin kendilerini koruyan ortak bir çatı olduğuna değil, güçlü olanın yön verdiği bir düzene inanmaya başlar.

 

Cesaretini bilgisinden ve hukuktan değil, cehaletinden alan insanların kulaktan dolma ithamlarla insanları yaftaladığı; makam sahiplerinin koltuklarını koruyabilmek adına yurttaşları “şucu”, “bucu” diyerek kategorilere ayırdığı toplumlarda demokrasi kök salamaz. Çünkü hukukun yerini korku, liyakatin yerini sadakat, adaletin yerini ise keyfiyet alır. Böyle bir zeminde toplumsal huzurun korunması da mümkün değildir. İnsanlar devlete güven duymadığında, sistemin en küçük krizinde radikal söylemler güç kazanır, toplumsal fay hatları derinleşir. Darbeci zihniyetler de tam olarak böylesi güven krizlerinden beslenir.

 

Oysa Türkiye, farklı kimliklerin, düşüncelerin, yaşam tarzlarının bir arada yaşadığı büyük bir toplumsal mozaiğe sahiptir. Elbette devlet; suçla, yasa dışılıkla ve milli güvenliği tehdit eden yapılarla mücadele etmek zorundadır. Ancak hukuk devletinin temel şartı, suç ile aidiyeti, delil ile dedikoduyu, bireysel sorumluluk ile toplu suçlamayı birbirinden ayırabilmektir. Sapla saman birbirine karıştırıldığında ortaya adalet değil, korku düzeni çıkar.

 

Daha da tehlikelisi, bürokraside oluşan bu anlayış zamanla toplumun geneline yayılır. İnsanlar birbirlerini devlet kurumlarına ihbar ederek saf dışı bırakmaya çalışır. Rekabetin yerini jurnalcilik alır. İftiralar, kişisel hesaplaşmaların aracı haline gelir. Devlet kurumları da objektif hukuk yerine bu söylentiler üzerinden hareket etmeye başladığında, toplumda kimse kendisini güvende hissedemez. Vatandaşın devlete yardımcı olması başka şeydir; insanların birbirine karşı fişleme mekanizmasına dönüşmesi bambaşka bir şeydir.

 

Üstelik Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sistemi, cezasını çekmiş insanlara bile yeniden topluma kazandırılma hakkı tanımaktadır. Yasalar, hükümlü kadroları açarak insanların ikinci bir hayat kurabilmesini güvence altına almaktadır. Devletin kanunları bu kadar açıkken, bazı kamu görevlilerinin kendi yorumlarını hukukun üstüne koyması kabul edilemez. Hiçbir memur, kişisel korkuları, ideolojik kanaatleri ya da kariyer hesapları üzerinden vatandaşın anayasal haklarını engelleyemez. Bu durum yalnızca vicdani değil, aynı zamanda hukuki bir sorumluluktur. Görevi kötüye kullanmanın, keyfi uygulamanın ve vatandaşın hakkını bilinçli şekilde geciktirmenin hiçbir meşru tarafı yoktur.

 

Devletin gerçek gücü, sertliğinden değil adaletinden gelir. Güçlü olana göre eğilip zayıfı ezen bir sistem kısa vadede ayakta kalıyor gibi görünse de uzun vadede kendi meşruiyetini tüketir. İktidarların görevi de bürokrasinin korkularla değil hukukla hareket etmesini sağlamaktır. Eğer yürütme organı, kamu gücünü kişisel yorumlarla kullananlara sessiz kalırsa, yalnızca vatandaş zarar görmez; devletin itibarı da aşınır.

 

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey daha fazla korku değil, daha fazla hukuk; daha fazla fişleme değil, daha fazla adalettir. Çünkü devlet ancak vatandaşına eşit davrandığında büyür, güçlenir ve kalıcı hale gelir.

Rize Haber Yemek Tarifleri Haber Yazar