Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Çocuk güvenliğini yalnızca okulun dört duvarı arasına sıkıştırırsanız sorunu çözemezsiniz

EĞİTİM-İŞ SENDİKASI RİZE ŞUBESİ
“EĞİTİMDE ŞİDDETE KARŞI “BASIN AÇIKLAMASI.YAPTI

EĞİTİM-İŞ SENDİKASI RİZE ŞUBESİ
"EĞİTİMDE ŞİDDETE KARŞI "BASIN AÇIKLAMASI.YAPTI

 

Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi önünde yaşanan silahlı saldırıda 11 öğrencimiz yaralandı. Evlerinden eğitim görmek için çıkan çocuklarımız, daha okul sıralarına ulaşamadan silahlı şiddetin ortasında kaldı.

Okul toplumdan yalıtılmış bir ada değildir. Çocuklarımızı okulun kapısından içeri girdikleri andan ibaret göremeyiz. Adaletsizlik duygusundan geleceksizliğe, sosyal medyada ve günlük yaşamda normalleştirilen şiddetten aile ve sosyal çevrede yaşanan sorunlara kadar çocuklarımızı etkileyen bütün koşullar birlikte değerlendirilmek zorunda. Şiddet bir anda ortaya çıkmıyor; onu besleyen nedenleri görmeden yalnızca sonucuna müdahale ederek çocuklarımızı koruyamayız.

Yaşananları daha da vahim hale getiren ise bu okulun güvenlik açısından 1. derece riskli okul olarak değerlendirilmiş olmasıdır. Okulların çocuklarımız açısından “riskli alanlar” olarak sınıflandırılmak zorunda kalması başlı başına üzerinde durulması gereken ciddi bir sorundur. Ancak madem bu okul 1. derece riskli olarak tespit edilmişti, o halde bu riskin gerektirdiği güvenlik tedbirlerinin neden alınmadığını da sormak zorundayız. Daha okulun girişinde dahi çocuklarımızın güvenliğinin sağlanamamış olması İçişleri Bakanlığının ciddi bir zafiyetidir.

Üstelik bu olay bir anda ortaya çıkmış, değildir. Geçtiğimiz eğitim-öğretim yılında okullarda yaşanan saldırıların ardından iki aylık bir yaz tatili vardı. Bu süre, eksikliklerin tespit edilmesi, riskli okulların belirlenmesi ve gerekli tedbirlerin eğitim-öğretim yılı başlamadan hayata geçirilmesi için kullanılabilirdi.

Buna rağmen okullar açıldıktan bir hafta sonra 7 bakanlık kameraların karşısına geçip güvenlik değerlendirmelerinin yapıldığını, risklerin tespit edildiğini ve gerekli önlemlerin alındığını açıkladı ve bir protokol imzalandı. Bu açıklamaların üzerinden 15 saat geçtikten sonra, 11 öğrencimizin yaralandığı silahlı bir saldırının yaşanması tam bir ciddiyetsizlik ve sorumsuzluktur.

7 Bakanlık bir protokolün altında yan yana gelebiliyorsa, çocuklarımız vurulduğunda sorumluluğun da arkasında yan yana duracak mıdır? Artık ne yazık ki eğitimin bir parçası haline getirilen şiddetten başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere tüm bakanlıklar ve iktidar topyekûn sorumludur.

Bir çocuk okulun kendisine bir gelecek vadetmediğini düşünüyorsa, okulda kendisini değerli ve okula ait hissetmiyorsa, eğitimle daha iyi bir yaşam arasında bağ kuramıyorsa sistem o çocukla bağını kaybetmiş demektir.

Mesele, bir çocuğun eline silah geçene kadar devletin hangi mekanizmalarının devrede olduğudur.

Mesele, bir çocuk eğitimden uzaklaşıyorsa onu kimin takip ettiğidir.

Mesele, bir çocuk sosyal ve psikolojik açıdan risk altındaysa ona kimin ulaştığıdır.

Mesele, aile desteğe ihtiyaç duyuyorsa hangi kurumun o kapıyı çaldığıdır.

Mesele, şiddet riski ortaya çıktığında okulun, ailenin, sosyal hizmetlerin, sağlık sisteminin ve güvenlik birimlerinin birbirinden haberdar olup olmadığıdır.

Ve mesele, bütün bunların sonunda bir çocuğun bir ateşli silaha nasıl ulaşabildiğidir.

İşte biz buna çocuk güvenliği diyoruz.

Çocuk güvenliğini yalnızca okulun dört duvarı arasına sıkıştırırsanız sorunu çözemezsiniz. Çünkü çocuk okuldan çıktığında da çocuktur; evinde de, sokakta da eğitim sisteminden uzaklaştığında da çocuktur. Ve hiçbir çocuk devletin koruyucu politikalarının dışında bırakılamaz.

Bu nedenle bugün yalnızca Millî Eğitim Bakanlığına değil, çocuklarımızın güvenliği konusunda sorumluluk üstlendiğini söyleyerek o protokolün altına imza atan bütün Bakanlıklara soruyoruz:

Sizin sorumluluğunuz neydi ve bu sorumluluğu neden yerine getirmediniz?

Millî Eğitim Bakanlığına soruyoruz:

Okullarımızda neden yeterli sayıda rehberlik öğretmeni yok? Bakanlık olarak devamsızlığı artan, okuluyla bağı zayıflayan, eğitimden uzaklaşan veya davranışlarında ciddi değişiklikler gözlenen çocuklar için hiçbir şey yapmadığınız ortadadır.

Bir çocuğun eğitim sistemiyle bağı zayıfladığında devletin o çocukla bağı da mı zayıflamaktadır? Eğer öyleyse, ortada çok ciddi bir sorun vardır. Çünkü devletin sorumluluğu yalnızca sınıfta oturan çocuğu eğitmek değildir. Eğitimden uzaklaşan çocuğu yeniden kazanmak da kamunun sorumluluğudur.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına sesleniyoruz:

Risk altındaki çocuklarımızı olay yaşanmadan önce tespit edebilecek güçlü bir çocuk koruma sisteminiz yok. Eğitimden uzaklaşan, aile içinde ciddi sorunlar yaşayan, sosyal çevresinden kopan, şiddete maruz kalan ya da şiddete yönelme riski bulunan çocukları takip etmiyorsunuz. Okullar ile sosyal hizmet birimleri arasında gerçek anlamda çalışan bir erken uyarı mekanizması yok. Aile desteğe ihtiyaç duyduğunda o aileye zamanında ulaşamıyorsunuz. Manisa’da yaşanan saldırı da ne yazık ki tüm bunların acı kanıtı.

Çocuk koruma politikası, bir olay yaşandıktan sonra psikososyal destek ekibi göndermekten de ibaret değildir. Asıl mesele, o çocuk silaha ulaşmadan, başka çocuklar yaralanmadan, hayatlar kararmadan önce o çocuğa ulaşabilmektir.

İçişleri Bakanlığına da açıkça soruyoruz:

Türkiye’de bireysel silahlanmanın yarattığı tehlikeyi de görmezden gelemeyiz. Ancak meseleyi yalnızca bireysel silahlanmaya indirgemek de doğru değildir. Buradaki temel sorun bir çocuğun eline silah geçmesine ve bu silahın başka çocuklara yönelmesine kadar uzanan süreçte, önleyici mekanizmalar neden sonuç vermedi?

İşte 7 Bakanlığın imzaladığı protokolün cevap vermesi gereken soru budur.

Çünkü protokol imzalamak sorumluluğun yerine getirildiği anlamına gelmez. Protokol, ancak sahada karşılığı varsa anlamlıdır.

Altına kaç Bakanın imza attığı değil, o imzaların kaç çocuğu koruyabildiği önemlidir.

7 imza attınız; şimdi 7 Bakanlık olarak kendi görev alanınızın hesabını verin.

Bugün üzerinde durmamız gereken bir başka önemli gerçek daha vardır.

Bu olayda 11 çocuğumuz yaralandı. Onların ve ailelerinin yaşadığı korkunun, travmanın ve acının takipçisi olmak hepimizin görevidir.

Biz çocuklarımızın ne şiddetin mağduru ne de şiddetin faili olmasını istiyoruz.

Bunun yolu da çocukları yalnızca sorun ortaya çıktığında hatırlayan değil, onları hayatlarının her aşamasında gören güçlü bir kamu sisteminden geçmektedir.

Bu nedenle okul güvenliğini yalnızca polisiye tedbirlerle açıklayan anlayışı doğru bulmuyoruz.

Yeterli sayıda PDR uzmanı istihdam edilmeli, çocuk ve ergen psikologları, psikiyatristler ve sosyal hizmet uzmanları ile güçlü bir mekanizma kurulmalı; okul ve derslik yapılmalı, kalabalık sınıflar azaltılmalı ve ikili eğitim sonlandırılmalı; öğrencilerin ücretsiz sanat, spor, kültür ve kulüp faaliyetlerine erişimi sağlanmalı; zorbalık ve sosyal dışlanmayla mücadele programları yaygınlaştırılmalı; öğrencilerin okula aidiyetini güçlendirecek politikalar uygulanmalı ve eğitim gelecek vadetmelidir.

Güvenli okul, yalnızca kapısında güvenlik görevlisi bulunan, geçici bahçe görevlisi bulunan okul değildir çocuğun kendisini ait hissettiği ve geleceğine umutla bakabildiği, öğretmenin saygınlığının ve mesleki güvencesinin korunduğu, zorbalığın ve dışlanmanın görmezden gelinmediği, yardım isteyenin sesinin duyulduğu okuldur.

Kısacası çözüm, çocuğu yalnızca öğrenci olarak değil, bir bütün olarak gören kamusal politikalardadır.

Bugün buradan protokole imza atan Bakanlıklara çağrımız açıktır:

Sorumluluğu birbirinizin üzerine bırakmayın. Müfettiş görevlendirmekle yetinmeyin.

Çocuklarımız yaşamını kaybettikten sonra müdahale eden değil, yaralanmadan, ölmeden önce riski gören bir kamu politikası istiyoruz.

Çocuk eğitimden uzaklaştığında dosyasını kapatan değil, kapısını çalan bir kamu düzeni istiyoruz.

Aile sorun yaşadığında yalnız bırakan değil, destekleyen bir kamu düzeni istiyoruz.

Şiddet riski ortaya çıktığında kurumların birbirine yazı yazmasını bekleyen değil, birlikte harekete geçen bir kamu düzeni istiyoruz.

Bir çocuğun eline silah geçtikten sonra değil, o silah çocuğun eline geçmeden önce tedbir alan bir kamu düzeni istiyoruz.

Çünkü gerçek okul güvenliği budur.

Manisa’da yaralanan 11 evladımıza bir kez daha acil şifalar diliyor; ailelerinin, arkadaşlarının, öğretmenlerinin yanında olduğumuzu ifade ediyoruz.

Eğitim-İş olarak bugün eğitimde şiddetin normalleştirilmesine ve okullarımızın şiddetin, korkunun ve suçun adresi hâline getirilmesine karşı ülkenin dört bir yanında alanlardayız.

Çocuklarımızın güvenle eğitim gördüğü, eğitim emekçilerinin can güvenliği kaygısı taşımadan görev yaptığı okullar istiyoruz. Bunun için “Güvenli Okul, Sağlıklı Eğitim” talebimizi yükseltiyor, okullarımızda siyah giyiniyor, üç gün boyunca yakalarımıza kokartlarımızı takıyoruz. Çünkü çocuklarımızın ve eğitim emekçilerinin güvenliği sağlanana kadar bu meseleyi gündemde tutmaya, sorumlulara sorumluluklarını hatırlatmaya devam edeceğiz.

Hiçbir anne baba çocuğunu okula gönderirken onun silah seslerinin ortasında kalıp kalmayacağını düşünmek zorunda değildir. Hiçbir çocuk okul yolunda kurşunlarla karşılaşmamalıdır.

Sorularımızın cevabını, eksikliklerin giderilmesini ve çocuklarımızı gerçekten koruyacak politikaların hayata geçirilmesini istiyoruz.

Ve bunun takipçisi olacağız.

En büyük erdem sorumluluktur. Çocuklarımızı koruyamayan bu düzenin sorumluları “istifa” etmelidir.

Bunca büyük sorunlar varken okulu önlük dayatmasıyla, suni gündemle başlattınız. Şimdi bu önlükleri buraya bırakıyoruz. Bakalım hangi sorunları örtecek bu önlükleriniz?

EĞİTİM-İŞ SENDİKASI RİZE ŞUBESİ