Fethi KARADENİZ
Emekli Eğitim Müfettişi – Eğitimci-Yazar
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersimiz var.
Kitaplarımızda dürüstlük var.
Adalet var.
Kul hakkı var.
Yardımlaşma var.
Merhamet var.
Doğruluk var.
Peki hayatımızda ne kadarı var?
İşte asıl sorulması gereken soru budur!
Türkiye’nin tamamına yakınını üç-dört kez gezmiş, 15 yabancı ülkeyi görmüş bir gezgin olarak farklı toplumları, insan ilişkilerini ve günlük yaşamı gözlemleme fırsatım oldu. Elbette birkaç seyahatten hareketle bütün bir toplumu değerlendirmek doğru değildir. Ancak bazı ülkelerde günlük hayatın içine yerleşmiş güven, sıra kültürü, kamu malına saygı, başkasının hakkını gözetme ve sorumluluk bilinci insanı gerçekten düşündürüyor.
Bunlardan biri Japonya.
Japonya’da okullarda ahlak eğitimi gerçekten var. Üstelik Japon eğitim yaklaşımında ahlak eğitiminin yalnızca bir ders saatine sıkıştırılmayıp okulun bütün eğitim faaliyetleriyle ilişkilendirilmesi hedefleniyor.
Demek ki mesele yalnızca “ahlak bilgisi” vermek değil.
Mesele, çocuğa doğru davranışı yaşatmak.
Çünkü bir çocuğa “yalan söyleme” deyip sonra büyüklerin yalan söylediğini görürse, kitapta yazan değil, hayatta gördüğü davranış ona daha çok şey öğretir.
“Çalma” deyip haksız kazancın başarı gibi sunulduğunu görürse…
“Adaletli ol” deyip güçlü olanın haklı olduğu duygusuna kapılırsa…
“İsraf etme” deyip savurganlığı normalleştiren bir çevrede büyürse…
“Başkasının hakkına girme” deyip kul hakkının yalnızca kitap sayfalarında kaldığını düşünürse…
Çocuk neyi öğrenecek?
Ahlak, anlatılarak değil; yaşanarak öğrenilir.
Üstelik burada yalnızca Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenine veya Millî Eğitim Bakanlığına sorumluluk yüklemek de doğru değildir.
Ahlak; evde başlar, okulda gelişir, sokakta sınanır, toplumda şekillenir.
MEB’in mevcut programlarında da dürüstlük, adalet, yardımseverlik, merhamet gibi değerler açıkça yer alıyor. Örneğin 9. sınıf programında “İslam’da Ahlak İlkeleri” ünitesinde adalet ve dürüstlük değerleri özellikle belirtilmiş durumda.
O halde sorun yalnızca müfredatta ne yazdığı değildir.
Asıl mesele şudur:
Müfredatta yazan değerler, okulun kapısından çıktıktan sonra hayatın içine ne kadar taşınıyor?
Belki de çocuklarımıza yeni yeni ahlak tanımları ezberletmekten önce, onlara küçük yaşlardan itibaren emanete sahip çıkmayı, sıraya girmeyi, yere çöp atmamayı, haksızlık karşısında susmamayı, başkasının hakkına saygı göstermeyi, bulduğu parayı sahibine teslim etmeyi, kamu malını kendi malı kadar korumayı öğretmeliyiz.
Çünkü toplumun gerçek ahlak sınavı, sınav kâğıdında değil;
kimsenin görmediği yerde başlar.
Bir cüzdan yerde bulunduğunda…
Kasiyer yanlışlıkla fazla para verdiğinde…
Trafikte kimse yokken kırmızı ışık yandığında…
Devletin malı söz konusu olduğunda…
Bir başkasının hakkı bize menfaat sağlayacakken…
İşte orada insanın aldığı ahlak eğitimi ortaya çıkar.
Ben bir eğitimci olarak yıllardır şuna inanıyorum:
İyi eğitim yalnızca diploma veren eğitim değildir. İyi eğitim, iyi insan yetiştiren eğitimdir.
Bugün çocuklarımızın matematiği, fiziği, yabancı dili kadar; dürüstlüğe, adalete, vicdana ve sorumluluğa da ihtiyacı var.
Hatta belki de en büyük ihtiyacımız budur.
Çünkü bilgi sahibi olup ahlak sahibi olmayan insan, sahip olduğu bilgiyi toplumun yararına da zararına da kullanabilir.
O halde artık şu soruyu yüksek sesle sormalıyız:
Biz çocuklarımıza ahlakı mı öğretiyoruz, yoksa sadece ahlak hakkında mı ders anlatıyoruz?
Belki de eğitim sistemimizin en önemli meselesi tam burada başlıyor.
Çünkü ahlak kitabın konusu olmaktan çıkıp hayatın kuralı olduğunda, hırsızlık azalır, güven artar, adalet güçlenir, insanlar birbirlerine daha fazla inanır.
Ve o zaman çocuklarımız yalnızca iyi not alan öğrenciler değil,
iyi insanlar olarak yetişir.
Bence eğitimin gerçek başarısı da tam olarak budur.
