Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Denizlerimizi Hızla Tüketiyoruz

İnsan faaliyetleri kaynaklı İklim değişikliği, aşırı avcılık, istilacı türler ve kirlilikle denizlerimizi her geçen gün artan ivmeyle tehdit ediyoruz. Dünya genelinde artan nüfus ve buna bağlı olarak artan tüketim ile birlikte plastik gibi kalıcı toksik atıklarında denizdeki istilası devam ediyor

İnsan faaliyetleri kaynaklı İklim

İnsanoğlunun yer yüzüne yayılışı kadar plastik atıkların da istilası aynı derece korkunç şekilde büyüyor. Dünya yaşamının temelini oluşturan denizlerimizin önemi, üzerindeki tehditler ve sürdürülebilirliği üzerine RTEÜ Su Ürünleri Fakültesi deniz biyolojisi Anabilim dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Ülgen AYTAN’ ın bilgisine başvurduk.

Öncelikle bize kendinizden bahseder misiniz?

Ben Doçent Doktor Ülgen Aytan. İzmirliyim. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Deniz Biyolojisi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesiyim. Uzmanlık alanım plankton ekolojisi. Çok uzun yıllardır bu alanda çalışmaktayım.

Son on yıldır özellikle denizlerdeki deniz çöpleri ve mikroplastik kirliliği, etkileri ve koruma yöntemleri üzerinde çalışıyorum. Kurmuş olduğum Plaston isimli bir araştırma grubum var hem ulusal hem de uluslararası ortamda öncül çalışmalarımızı bu grupla yürüterek farkındalığa da katkı sağlamaktayız. Hepimizin bildiği üzere dünyamız günden güne kirleniyor. Çevre kirliliği denince akla genelde evimizin çevresindeki kirlilik gelir. Ancak bir de deniz kirliliği var. Deniz kirliliğini diğer çevre kirliliklerinden ayırırsak önemi hakkında neler söylersiniz? Denizin kirlenmesi ne demek?

Okyanus ve denizler dünyanın dörtte üçünü kaplıyor. Su deyince akla okyanus geliyor. Ancak denizler, okyanuslar ve diğer sular, boğazlarla, kanallarla, geçitlerle birbirlerine bağlı durumdalar, yani tek bir su kütlesi, tek okyanus var. Bu su kütlesi karalarla ve atmosferle temas halinde. Dolayısıyla karalardan özellikle nehirler aracılığıyla ve insan faaliyetleri sonucunda atmosfere karışan diğer kirletici kimyasallarla birlikte sürekli bir kirlenme baskısına maruz. Kirliliğin çok boyutu var. Kimyasal boyutu hepimizin bildiği tarafıdır. Tarımda kullanılan gübrelerden, böcek ilaçlarına, pestisitlere diğer kalıcı organik kirletici ve ağır metaller ve kullandığımız antibiyotikler, ilaçlara kadar hepsi çeşitli yollarla denize ulaşıyor. Dünyada şu an yüz elli binin üzerinde ticari olarak kullanılan kimyasal var. Günlük hayatta, medikalde, endüstride ya da tarımda kullanılıyor olabilir. Bunlar sulama sularıyla, kanalizasyonla, yağışlarla, nehirlerle birlikte sürekli denize giderek birikmekte. Deniz ortamındaki her canlı kirleticiyle etkileşim halinde. Özellikle kıyısal bölge karasal yükü sürekli karşıladığı için bu anlamda çok daha problemli bir alan oluyor. Denizlerde de bir besin zinciri var. Bu kimyasallar besin zincirinin en alt basamaklarından üst besin basamaklarına hatta soframıza kadar bize ulaşıyor. Yapılan çalışmalar bu kirleticilerin özellikle balıkların yağ dokusunda biriktiğini ortaya koymakta. Balık ne kadar büyürse kirletici birikimi ve etkiler daha da artıyor. Aslında insan denize ne gönderirse sofrasına onu almış oluyor. Kimyasalların dışında biyolojik ve fiziksel kirlilik de son yıllarda çok gündemde. Özellikle ışık ve ses kirliliği. Karadeniz yolu boyunca yapılan ışıklandırmalar, kentsel yerleşim bile uydudan bakıldığında aslında karanlık olması gereken alanların ne kadar yüksek miktarda ışığa maruz kaldığını gösteriyor. Denizdeki birçok canlının yaşamsal fonksiyonu ışığa bağlı olarak gerçekleşiyor, dolaysıyla ışık kirliliği deniz yaşamının işleyişini ciddi şekilde bozmakta.  Ses de öyle. Özellikle gemi trafiği, sonda çalışmaları çok büyük bir tehdit. Karadeniz’de çok fazla memeli canlı yok. Üç yunus türü var. Bu canlılar ses dalgalarıyla birbirleriyle anlaşıyorlar. İnsanlar gibi sosyal bağları var. Yönlerini de bu yolla buluyorlar. Maalesef bu ses trafiği içinde birbirleriyle iletişimde zorlanıyorlar. Birbirlerini kaybedip aç kalabiliyorlar. Hatta ölebiliyorlar. Bunun dışında bir de biyolojik kirlilik var. İnsan yapımı Süveyş Kanalı ya da Panama Kanalı gibi kanallarla ya da gemilerin balast suları ile İstilacı türler ait olmadıkları ekosistemlere taşınabiliyor. 1990 başında Karadeniz’e giriş yapan bir denizanası türü hem hamsi larvaları hem de hamsinin besinini tükettiği hamsi popülasyonunun neredeyse çökmesine neden oldu. İstilacı türlerin olumsuz etkileri hem ekosisteme hem de ekonomiye yansıyor. Bu tür istilacıların taşınması kirliliğin başka bir boyutu oluyor.

Bu kirlenmenin devam etmesi durumunda insanları ne gibi sonuçlar bekliyor?

Okyanus bizim sandığımızdan çok daha farklı bir ekosistem. Bakmaktan keyif aldığımız bir manzara, ya da yüzmekten hoşlandığımız bir ortamını çok ötesinde. Aslında deniz demek geleceğimiz için tüm bunların ötesinde çok önemli fonksiyona sahip bir ortam. Deniz ortamı mikrobiyal canlılar tarafından domine ediliyor. Deniz suyunu bir şişeye doldurduğunuzda sadece su görürsünüz. Ama onun bir litresinde milyonlarca canlı var. Hepsi bizim aldığımız nefesten iklimimize kadar kritik rol oynayan canlılar. Özellikle atmosferle en geniş temas alanı oluşturuyor olması insanın atmosfere gönderdiği sera gazlarının denizlerde tutulumunun iklim değişikliği sürecinde önemli bir rolü var. Bizim gönderdiğimiz karbondioksit okyanus tarafından emiliyor ve onu mikroskobik canlılar “fitoplankton” fotosentez yoluyla üretime çeviriyorlar. Bu canlılar denizde üretimin, yaşamın temeli. Plankton dediğimiz canlılar olmazsa hamsi olmaz. Hamsi olmazsa palamut olmaz. Deniz büyük bir ekosistem. Eğer kirlilik böyle devam ederse denizin insanların yaptığı aktiviteleri iyileştirme gücü azalıyor. Belki de çok yakında denizlere ayak parmağımızı bile sokamıyor hale geleceğiz. Çünkü kirlilik hızlı bir şekilde artıyor. Plastik kirliliği önüne geçilemez hale geldi. Plastik yok olmuyor, her canlıyı olumsuz etkiliyor. Birinin, ikisinin ya da farklı sayıda canlının yok olması ya da olması gerekenden fazla olması o ekosistemi bozuyor. Bu da karalardaki refahımızı bozuyor. Kirlilik böyle giderse deniz ekosistemindeki bozulmanın insanın karalardaki hayatında yıkıcı etkileri olacaktır. Çünkü bizim aşırılıklarımızı tolere edecek başka bir ortam olmayacak. İklimimizi düzenleyen bir yer olmayacak.

Kirliliğin önlenmesi için yerel yönetimler ile üniversitelerin ortak çalışmaları var mı? Bunlar nelerdir?

Ülkemizde yerel yönetimlerin projeleri var. Üniversitelerin öğretim üyelerinin yürüttüğü Tübitak ya da üniversite destekli projeler var. Bakanlıklarımızın da Türkiye’de çalışmalar mevcut. Tm çabalar ile üretilen bilgi ışığında yapılan uygulama ve yönetmeliklerin yerelde uygulanmasında problem var. Örneğin tüm iller için deniz çöpleri eylem planı var. Yerel yönetimlerin bunu takip etmesi ve bu miktarı azaltmada iyileştirmeye gitmesi gerekiyor. Yerelde bunun takip edilmemesi, cezaların uygulanmaması maalesef kirliliği artırıyor.  Projeler var ama denetlenmenin iyi yapılması gerekiyor.

Deniz ve su kirliliğini durdurmak için sadece kamuya mı görev düşmektedir? Bireysel olarak insanlar neler yapabilir? Bu konuda neler söylersiniz?

Endüstriyel kirlilik için bir şey yapamasak da yine de bireysel yapabileceklerimiz var. Mesela pet şişe kullanımını bırakır ve taşınabilir bir şişeniz olursa önemli ölçüde plastik yükünüzü azaltırsınız.  Şu fikirde olmayalım “Ben yapsam, nben kullansam ne olur, herkes nasılsa yapıyor.” Hayır. Küçük değişimler de globalde büyük farklar yaratıyor. Mesela poşetlerin ücretli olması denizlere giden plastiğin azalmasına katkı sağladı. Bunun tüm tek kullanımlık plastiklere uygulanması gerekiyor. Bunun yanında herkesin karbon ayak izini azaltması lazım. Bunun temelinde tüketim yatıyor. Her türlü kimyasaldan paketli gıdalara kadar kullandığımız her şey denizde sonlanıyor. Gereksiz kullanılan antibiyotikler bile idrar yolu ile kanalizasyona ve denize ulaşıyor. Sonra da denizde antibiyotiğe dirençli bakteriler meydana geliyor. Bu bakterilerle enfekte olmuş bir balığı yediğinizde size de bulaşabilir oluyor. Aslında sistem birbirinin içine geçmiş. Ama insan kendini doğadan o kadar soyutladı ki sanki kendi yönettiği bir sistem gibi görüyor. Aslında hepimiz bu sistemin parçasıyız. Ne gönderirsek o da bize kat kat geri dönüyor. Her türlü tüketimi, israfı azaltmak, karbon ayak izini azaltmak kirliliği azaltacaktır. Bu bireysel sorumluluğun farkında olmamız lazım. Bütün dünyanın aynı hassasiyeti göstermesi lazım. Karadeniz’e kıyısı olan ve hatta buraya dökülen nehirlerde de aynı özenin gösterilmesi gerekiyor. Bizim Karadeniz’de yaptığımız bir aktivite Atlantik’i etkiliyor olabilir.

En çok kirlilik Afrika’da mı?

Değişiyor. Asya Pasifik, Endonezya, Hindistan, Malezya gibi ülkelerde kirliliğin boyutları çok ciddi. Öyle yerler var ki Pasifik’te Hint Okyanusu’nda, suya atladığınızda plastik denizinin içinde yüzüyorsunuz. Bizde de Hatay Samandağ önemli bir birikim alanı. Arkadaşlarımız oradan videolar gönderiyorlar. Suya daldıklarında plastik denizinde yüzüyorlar. Çok yakında diğer denizlerimizde de bunu görüyor olacağız maalesef. Burada akıntı sistemi önemli. Örneğin Rize’de bir poyraz olduğu zaman bütün çöpü İslampaşa ’daki kayıkhaneye basıyor.

Plastikler en kötüsü mü?

Plastik en hızlı büyüyen tehdittir. Önüne geçemiyoruz. Bir de oraya ait bir materyal değil. Sürekli yer değiştiriyor ve her gün sahip olduğu özelliği değişiyor. Çünkü sürekli bir aşınma halinde. Bugün ortama bıraktığı kimyasalla yarınki birbirinden farklı oluyor. Üzerinde canlılar oluşuyor. O canlılar denizlerdeki balıklar için onu daha cazip hale getiriyor. Üzeri kaplandığı için canlı onun plastik olduğunu algılayamayabiliyor. Sonra da o kimyasallar en sağlıklı yiyecek dediğimiz balık ile beraber soframıza geliyor. Balık yemeliyiz tabi ama denizlerimizi korumak zorundayız. Denizdeki ekosistem diğerlerinden çok farklı ve geniştir. Kontrol edilmesi zor bir alan, kara parçası gibi değil. Plastik için şunu da söylemek istiyorum. Plastiğin geri dönüşümü önemli ama her plastik dönüştürülemiyor. Bu nedenle plastikler bu gidişle gezegenin sonu olacak. Geri dönüşüme veririm düşüncesi yeterli değil. Bunun yerine kullanmamalıyım demek daha doğru. Plastik genel bir terim, bileşiminde yüzlerce kimyasal olan bir materyalden bahsediyoruz. Yakmak da çözüm değil. Bu sefer de zehirli gazlar açığa çıkıyor.

Plastik poşetler ortaya çıkmadan önce kâğıt kullanıyordu. Ağaçlar yok olmasın derken plastik poşet bulundu ama şimdi başımızın belası oldu. Bunun yerine alternatif olarak biyo- temelli alternatif ürünler üretmek ve bu çabaların da yıkıcı olmaması lazım. Bez çantalar çıktı. Artık herkesin, farklı renkli, çizgili, desenli onlarca bez çantası var. Maalesef ekolojik davranalım derken de tüketimde ölçüyü kaçırıyoruz. Sonuçta o bez çantanın da harcadığı bir karbon bütçesi var. Bizim şu saatten sonra tüketimi azaltıyor olmamız lazım. Gıdadan tutun da suya, elektriğe, kimyasala, plastiğe hepsine uygulayabileceğimiz bir yaşam tarzı haline gelmeli.

İnsanların kirlilik hakkında farkındalığa ulaşmaları için ilk adım nereden başlamalı?

İlk adım hayatın ilk evrelerinde yani evde başlamalı.  İnsan hayatının şekillenmekte olduğu ilk evrelerde doğa bilincinin mutlaka çocuklara aşılanması gerekli. Doğanın yöneticisi değil de o sistemin bir parçası olduklarını bilmeliler. Hem anne baba olarak evde, anaokulundan başlayarak tüm eğitim sürecinde bunu örnek teşkil ederek çocuklara hayatın içinde uygulattırarak mutlaka öğretmek gerekiyor. Bunu kazanan bir çocukta bu gelişim hayat boyu devam eder.

Bugüne kadar yaptığınız en çok etkilendiğiniz deniz kirliliği projesi hakkında bize bilgi verir misiniz? O proje hayata geçirilmeseydi ilerleyen zamanlarda neler olabilirdi?

Mikro plastiklerle çalıştığımız için son yıllarda yaptığımız her türlü projeden oldukça etkileniyoruz. Çünkü görünmeyen, bilinmeyene kısımla ilgileniyorum ben. Denizden bir şişe su dolduruyorsunuz kendi algılarınızla onu çok temiz görüyorsunuz. Onu mikroskop altında inceldiğinizde binlerce mikroplastik olduğunu ve bunların çoğunun tek kullanımlık plastiklerden geldiğini görüyorsunuz. Karadeniz’de geçtiğimiz yıl yaptığımız bir çalışmada Hhmsinin beslendiği mikroskobik canlılar olan kopepodlarda mikroplastik varlığını araştırarak dünyada sayılı çalışmalardan birine imza attık.  Bu canılar 2 mm civarında böcek benzeri canlılar, onlar olmazsa hamsi de olmaz. Bu mikroskobik canlıların bile mikro plastik tüketmesi, mikro plastiklerin ne kadar önüne geçilemez bir kirletici olduğunu gözler önüne sermekte. Besin zincirinin en temelinden itibaren Mikro plastikler üst basamaklara doğru ilerliyor. Artık deniz ortamında hiçbir canlının mikro plastiklerden kaçışı yok. Kopepod mikro plastik tükettiğinde besin zinciri içerinde ilerleyerek Hamsiden beslenen mezgite, palamuta gidiyor. Onlar da daha fazla birikiyor. Yunuslara gidiyor. İnsanlara da gidiyor. Şu an için denizdeki mikro plastikleri temizleyecek bir teknoloji yok. Durum başa çıkılamaz bir halde. Bu çalışma beni çok etkilemişti. Deniz okuryazarlığına sahip olmalıyız. Bize hep ormanların korunması gerektiği öğretildi. Ancak deniz farkındalığı yeteri kadar oluşturulamadı. Deniz farkındalığı için kurslar gerçekleştiriyoruz. Denizleri koruyabilmek için hayatımızdaki, gezegenimizdeki kritik rolünü önemini çok iyi kavramalıyız.

 

Marmara’da görülen müsilaj bir anda ortaya çıkmadı. Yılların biriken baskısı ile ortaya çıktı. Biz denizbilimciler buna şaşırmadık. Beklediğimiz bir durumdu. Çok yakında bu Karadeniz için de olacaktır. Çok nehir yükü var. Karalardan da var. Böyle gidersek Karadeniz’de ciddi bir bozulma gerçekleşebilir.

-Denizlerimizi, ormanlarımızı, toprağımızı, havamızı tamamen temizlemek mümkün mü? Bu konuda bize bilgi verir misiniz?

Hayır, şu anda mümkün değil. Çünkü şu an kullandığınız bir deterjan, bir böcek ilacı ya da bir spreyle her gün her an binlerce tipte, etkide kimyasalı atmosfere gönderiyoruz.  Çünkü bunlar yarı uçucu/uçucu kimyasallar ve maalesef kalıcı kirleticiler. Atmosfere gittiği andan itibaren aslında yok olmuyor. Hava hareketleri ile birlikte insan etkisinden çok uzaktaki kutup bölgelerine kadar taşınabiliyor. Mikro plastikleri de her an üretmekteyiz.  Sentetik tekstili kullanırken, ya da yıkama yoluyla, ayakkabılarımızla da yürürken, halı sahada koşarken ürettiğimiz mikro plastikler ya da arabamızı kullanırken lastiklerin aşınmasıyla oluşturduğumuz mikro parçacıklar. Hepsi sürekli olarak havaya ve denize gidiyor. Hiç fark etmeden ürettiğimiz çok ciddi bir yük var ve biz bunu doğaya gönderiyoruz. Atmosfere, toprağa ya da suya gönderiyoruz. Bu nedenle tamamen temizlemek mümkün değil ama minimize edebiliriz. Dünya üzerinde insandan etkilenmeyen, kimyasaldan etkilenmeyen nokta yok.

-Son olarak neler söylemek istersiniz?

Aile çok önemli bir eğitim ortamı. Çevre eğitimi, farkındalığı çok küçük yaşlarda başlamalı. Doğayı seven, denizi, suyu seven hayvanları da insanları da seviyor. Aslında insani anlamda iyileşmeye ihtiyacımız var. İnsanın kendini doğanın bir parçası olarak gördüğü ve onu koruması gerektiğini kavradığı tutum içinde olması gerekli. Son yıllarda geri dönülemez yıkımlar yaptık. Ama bazı şeyler için hâlâ geç değil. En azından yok oluş sürecini öteleyebiliriz. Gelecek nesle bir şeyler bırakabilmek için acil önlemler almamız ve değişimi başlatmamız lazım.

Röportaj: Yasemin Özçelik