EVLİYSEN, ÖNCE EVİNE SADIK KAL !
Makale:Filozof Sosyolog
Toplumu ayakta tutan en önemli değerlerden biri güvendir. Güvenin temelinde ise dürüstlük, sadakat ve sorumluluk vardır. Evlilik, yalnızca iki insanın aynı çatı altında yaşaması değil; birbirine verilen sözün, kurulan güvenin ve üstlenilen sorumluluğun adıdır.
Bu nedenle kadın ya da erkek fark etmeksizin, evliliği devam eden bir insanın yeni bir ilişkiye başlaması, duygusal veya fiziksel bir bağ kurması ya da medeni durumunu gizleyerek başka bir insanın hayatına girmesi; ona umut vererek zamanını, duygularını ve güvenini istismar etmesi sadece bireysel bir tercih değildir. Bu; etik, ahlaki, hukuki ve dinî yönleri olan ciddi bir sorundur.
Ne yazık ki bazı insanlar evli olduklarını en başta söylemiyor. Önce güven oluşturuyor, duygusal bağ kuruyor, karşı tarafı kendisine bağlıyor; sonra da “Aslında ben evliyim.” itirafında bulunuyor. İşte bu noktada yalnızca bir gerçek gizlenmiş olmuyor; karşı tarafın özgür iradesi de elinden alınmış oluyor. Çünkü birçok insan gerçeği baştan bilse o ilişkiye hiç başlamayacaktır.
Bunun içindir ki sohbet platformlarında bile birçok kişi öncelikle şunu soruyor: “Evli misin, yoksa bekar mı?” Çünkü İnsanlar sadece bir ilişki aramıyor; dürüstlük ve güven arıyor.
Peki ya gerçeği öğrendikten sonra ilişkiye devam eden kişi?
İşte burada da bilinçli bir tercih başlıyor. Evli olduğunu bile bile bir ilişkiyi sürdürmek artık sadece “aşk” diye açıklanamaz. Çünkü o kişi, devam eden bir evliliğin gölgesinde yaşamayı, ikinci insan olmayı ve yedek kulübesinde beklemeyi kabul etmiş olur.
Bazıları bunu, “Aşkın önüne geçilmez.” diyerek savunuyor. Oysa aşk, sadakatsizliğin mazereti değildir. İnsan kimi seveceğini her zaman seçemeyebilir; ancak o ilişkiyi sürdürüp sürdürmemeyi seçebilir. Duygular kendiliğinden doğabilir, fakat davranışlar iradeyle şekillenir. İşte tam da burada irade ile nefs arasında bir tercih başlar.
Evli bir insanın eşi dışında biriyle ilişki yaşamasının adı sadakatsizliktir. Evlilik devam ettiği sürece bunun adı aldatmadır. Bunu romantikleştirmek, “yasak aşk”, “büyük sevda” ya da “gerçek aşk” gibi ifadelerle süslemek gerçeği değiştirmez.
Sevgi bu kadar basit değildir. Evli birini sevmek, sevginin daha büyük ya da daha gerçek olduğu anlamına gelmez. Gerçek sevgi; dürüstlük, emek, fedakârlık, saygı ve sorumluluk ister. Başkasının gözyaşı üzerine kurulan bir ilişki, ne kadar yoğun yaşanırsa yaşansın, sevginin en yüce hâli olarak gösterilemez.
Psikoloji ve sosyoloji bize şunu da söyler: Yasak olan, bazı insanlar için daha cazip hâle gelebilir. Ulaşılamayanın çekiciliği, gizliliğin heyecanı ve risk duygusu, yaşanan hissi olduğundan daha büyük gösterebilir. Bazen insanlar aşka değil, yasağın oluşturduğu heyecana bağlanırlar. Heyecan bittiğinde geriye çoğu zaman pişmanlık, yalnızlık ve kırılmış hayatlar kalır. Ayrılınca ise geriye boşa geçen zaman ile maddi ve manevi açıdan derin bir kullanılmışlık hissi kalır; bu da insanın ruhunda kolay silinmeyen izler bırakır.
Sadakat ise sevginin en önemli sınavıdır. Eşine sadık olmayan bir insanın, yeni bir ilişkide de sadık olacağının hiçbir garantisi yoktur. Elbette insanlar değişebilir. Ancak güven, umut üzerine değil; karakter ve davranış üzerine kurulur.
Sosyolojik açıdan bakıldığında bu tür ilişkiler sadece iki kişiyi ilgilendirmez. Aldatılan eş vardır. Varsa çocuklar vardır. Aileler vardır. Yıkılan güven vardır. Toplumun en temel kurumu olan aile zarar gördüğünde bunun etkisi sadece evin duvarları arasında kalmaz.
İşte tam da bu noktada beni en çok düşündüren ve etik açıdan doğru bulmadığım bir örneği paylaşmak istiyorum.
Geçen sene sosyal medyada karşıma çıkan bir çiftin şiir okumaları hoşuma gittiği için bir süre takip ettim. Onları, birbirini seven iki bekâr insan sanıyor, keyifle dinliyordum. Ancak bir süre sonra kadının evli olduğunu öğrendim. Beni rahatsız eden sadece evli olduğu hâlde böyle bir ilişki yaşaması değildi; aynı zamanda, karşı tarafla duygusal bir bağ kurulduktan sonra “Sadece kâğıt üzerinde evliyim.” sözleriyle bunu açıklamış olmasıydı.
Gerçeği öğrendiğim anda o kişileri takip etmeyi bıraktım. Çünkü benim için mesele insanların özel hayatını merak etmek değil; doğru ile yanlışı birbirine karıştırmamaktır.
Fakat beni asıl şaşırtan, çevrelerindeki insanların bu ilişkiyi bilmelerine rağmen bunu son derece sıradan karşılamalarıydı. Sanki ortada devam eden bir evlilik, aldatılan bir eş ve ihlal edilen bir sadakat yokmuş gibi davranılıyor; iki bekâr insan birbirini seviyormuşçasına bu ilişki normalleştiriliyor, hatta destekleniyor. Dahası, bu yanlışı eleştirmek yerine sahiplenen, yaşanan ilişkiyi romantikleştiren ve sanki son derece doğal bir durummuş gibi normalleştiren çok sayıda insanla karşılaştım.
Bir davranışın çok kişi tarafından desteklenmesi, onu doğru yapmaz. Toplumsal kabul ile etik doğruluk aynı şey değildir. Kalabalıkların benimsediği her davranış ahlaken doğru olmayabilir.
İnsanların yanlışa sessiz kalması da bir sorundur; fakat yanlışı alkışlaması daha büyük bir sorundur. Çünkü alkışlanan her yanlış zamanla normalleşir; normalleşen her yanlış ise yeni yanlışların önünü açar. Aile kurumunun zayıflaması da tam olarak böyle başlar.
Etik açıdan da mesele açıktır. Mutsuz bir evlilik, aldatmayı haklı hâle getirmez. Eşler arasındaki güven, sadakat, saygı ve sevgi tükenmişse yapılması gereken, bu evliliği onurlu bir şekilde hukuken ve fiilen sonlandırmaktır. Yeni bir hayat, eski hayatın gölgesinde ve gizliliğinde kurulmaya çalışılmamalıdır. Çünkü dürüst bir başlangıç, ancak dürüst bir bitişten sonra mümkündür.
Dinî açıdan da durum nettir. İslam, sadakati emreder; ihaneti ve zinayı ise büyük günahlardan sayar. Devam eden bir evliliğin içine bilerek dâhil olmak da ağır bir sorumluluk doğurur. Bu sadece Allah’a karşı işlenen bir günah değildir; aynı zamanda kul hakkıdır. Çünkü aldatılan eşin güveni, huzuru ve emeği de hiçe sayılmaktadır.
İşin en düşündürücü taraflarından biri de şudur: Bazen dinî hassasiyet taşıdığını söyleyen, hatta dış görünüşüyle bunu temsil eden insanlar da aynı yanlışın içine düşebiliyor. Oysa başörtülü ya da başı açık olmak, tek başına ahlakın ve sadakatin ölçüsü değildir. Dış görünüş değil; doğruluk, dürüstlük ve verilen söze bağlılık insanı değerli kılar. İnancın en önemli göstergesi, yaşanılan ahlaktır.
Sonunda ne oluyor?
Çoğu zaman taraflardan biri ya da her ikisi ayrılmak zorunda kalıyor ve ikisi de aşk acısı çekiyor. Fakat bu acıyı masum bir aşk hikâyesi gibi anlatmak doğru değildir. Çünkü o acının temelinde, en başta yapılan yanlış tercihler vardır. Her acı masum değildir. Bazı gözyaşları, insanın kendi yanlış tercihlerinin ve kendi iradesiyle attığı adımların sonucudur.
Benim kanaatime göre, evli olduğunu gizleyerek bir bekârın hayatına girmek, onu umutlandırmak, yıllarca bekletmek ve sonunda geri çekilmek; o insana yapılabilecek en büyük saygısızlıklardan biridir. Çünkü ondan sadece zamanı değil, güveni, umudu ve belki de yeni bir hayat kurma ihtimali de çalınmıştır.
Aşk; sadakati, dürüstlüğü ve vicdanı yok saydığı anda kendi anlamını kaybeder.
Evliysen önce evine sadık kal. Mutsuzsan boşan ama asla aldatma. Bu kadar basit.
