Fethi KARADENİZ
Emekli Eğitim Müfettişi – Eğitimci-Yazar
Bu kez susmayalım!
Çünkü bu mesele artık bir köşe yazısının konusu değil, vicdan meselesidir.
Kadının adı yok!
Doğduğunda kulağına fısıldanan adı, yıllar boyunca “anne”, “eş”, “abla”, “teyze” diye kaybolup gidiyor.
Sabah herkes uyurken kalkıyor.
Çocukla ilgileniyor.
Yemek yapıyor.
Bulaşık yıkıyor.
Çamaşır yıkıyor.
Evi temizliyor.
Sonra ne oluyor?
Yetmiyor!
Geçim derdi kapıya dayanınca kadın bu kez dışarıda çalışıyor. Eve yorgun dönüyor. Ama evde onu bekleyen bir koltuk değil, ikinci bir mesai oluyor.
Peki vatandaş soruyor:
Bu kadının emeğinin hesabını kim verecek?
Neden evde yaptığı işler “zaten yapması gereken görev” sayılıyor?
Neden yorulması ayıp, dinlenmesi lüks kabul ediliyor?
Neden herkesin ihtiyacını düşünen kadının ihtiyacı en son sıraya bırakılıyor?
Ve en acısı…
Kadın yıllarca kendinden veriyor.
Hayallerini erteliyor.
İhtiyaçlarını unutuyor.
Çocukları için susuyor.
Ailesi için katlanıyor.
Sonra bir gün…
Sela okunuyor.
Adı duyuluyor.
İnsan ister istemez öfkeleniyor:
Yaşarken neden görmediniz?
Neden bir tabak yemeğin, temiz bir evin, yetişmiş bir çocuğun arkasındaki emeği görmediniz?
Neden “Anne yoruldun mu?” demek bu kadar zor?
Artık yeter!
Kadının emeğini küçümseyen anlayışa, fedakârlığı mecburiyet sayan anlayışa, kadını sadece görevleri üzerinden tanımlayan anlayışa itiraz etmeliyiz.
Çünkü kadın bir evin ücretsiz çalışanı değildir.
Kadın o evin insanıdır.
Ve unutmayalım:
Bir kadının yıllarca sustuğunu sanabilirsiniz.
Ama bazen o sessizlik, toplumun en büyük vicdan azabına dönüşür.
Kadının adı doğarken fısıldanıp ölürken sela ile duyulmamalı.
Kadının adı yaşarken söylenmeli.
Emeği yaşarken görülmeli.
Değeri yaşarken bilinmeli.
Yoksa hep birlikte aynı sorunun karşısında kalırız:
“Biz bu kadını neden yaşarken göremedik?”
