ADNAN ONAY
“Nereden çıktı Mekke Antlaşması?” yönündeki tartışmaların uzun süre daha devam edeceği anlaşılıyor. Türkiye’nin ABD ile geçmişte yaşanan sorunlar nedeniyle farklı arayışlara girmesi, Rusya ve Çin ile yakınlaşması, ABD’nin karşı çıkmasına rağmen Çin’den savunma sanayii için tedariklerde bulunması, Rusya’dan S-400 alınması, Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılma isteği gibi konular dikkate alındığında herkesin bu soruyu sorması gayet normal.
Çok kez yazdım. Erdoğan liderliğindeki AK Parti iktidarı, Milli Görüş geleneğinden gelen bir iktidar olsa da konjonktüre göre kendini sürekli yenileyen bir iktidardır. Bunun nedeni, gerek dünyanın gerekse ülkenin hızlı bir değişimle karşı karşıya kalmakta olmasıdır.
Türkiye’nin Batı Bloku ile karşı karşıya kaldığı dönemlerde Batı’nın siyasi alana müdahale etmesi ve yeni aktörleri devreye sokmaya çalışması, içeride sık sık strateji değişikliğine yol açtığı gibi, bölgedeki gelişmelerin Türkiye’ye olumsuz etkiler yapmasını engellemek için de çelişkili görüntüler veren kararlar almak zorunlu hâle geliyor.
Buradan bakıldığında, çelişkili kararlar vermeyi zorunlu hâle getiren temel etkenlerden birinin, dünyayı kuşatmış olan süper ve yarı süper güçlerin sık sık politika ve görüş değişikliğine gitmesi olduğu görülüyor. ABD yönetiminin sabah akşam farklı şeyler söylediğini, bir dediğinin diğerine hiç uymadığını dikkate alırsak, Türkiye’nin statik bir duruşu ilke edinmesinin ne derece yanlış olacağı ortaya çıkar.
O nedenle Türkiye’nin dün çeşitli gerilimler yaşadığı, Kaşıkçı cinayetiyle iyice tırmanan Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinden savunma anlaşması yapılma noktasına gelinmesini, değişen dünya ve bölge konjonktürü üzerinden değerlendirmek gerekmektedir.
Yapılan antlaşmaya bakarsak, bu antlaşma; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma alanında şekillenen stratejik iş birliği ve kolektif güvenlik hedefleri doğrultusunda, bölgesel dengeleri yeniden tanımlama potansiyeline sahip üçlü bir diplomatik hamledir.
Temel amacı, Asya ile Orta Doğu hattında güçlü bir savunma ve güvenlik ekseni kurmak olan bu pakt, tarafların askerî yeteneklerini birleştirerek ortak tehditlere karşı caydırıcılığı artırmayı hedeflemektedir.
Türkiye’nin gelişmiş savunma sanayii teknolojisi ve insansız hava araçlarındaki tecrübesi, Suudi Arabistan’ın yüksek finansal kaynakları ve yatırım kapasitesi ile Pakistan’ın güçlü nükleer caydırıcılığı ve askerî insan gücü, bu birlikteliğin stratejik sacayaklarını oluşturmaktadır.
Bu iş birliği sayesinde taraflar; ortak askerî tatbikatlar, teknoloji transferi, savunma sanayii yatırımları ve istihbarat paylaşımı alanlarında derinleşmeyi amaçlamaktadır.
Türkiye açısından bu ortaklık, yerli savunma sanayii ürünleri için büyük bir ihracat pazarı yaratırken bölgedeki stratejik etkinliğini artırma fırsatı sunmaktadır. Suudi Arabistan için askerî bağımlılığını tek taraflı Batı ekseninden çıkarıp çeşitlendirme ve savunma altyapısını modernize etme anlamı taşırken, Pakistan için ise ekonomik sıkıntılarla mücadele ettiği bir dönemde güçlü müttefiklerle bölgesel konumunu pekiştirme imkânı sağlamaktadır.
Yapılan bu antlaşma, kimilerine göre İran’a karşı yapılmış bir antlaşmadır ve ABD/İsrail çıkarlarına hizmet edecektir.
Bu iddia ne derece doğru olabilir?
Bir kere, eğer Türkiye İran’ın parçalanmasını isteseydi, ABD’nin İran’a Kürtler üzerinden kara harekâtı yapmak istemesine engel olmazdı. Türkiye, böyle bir harekâtın Türkiye’nin güvenliğiyle de ilgili olduğunu ileri sürerek Trump’ın Kürtleri devreye sokmasını engelledi. Bunun için İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a teşekkür etti.
Suudi Arabistan, 2025 yılında Pakistan ile zaten savunma iş birliği anlaşması yapmıştı. Eğer İran, Suudi Arabistan’a saldırırsa Pakistan devreye girecekti. Trump’ın bir dediğini iki etmeyen Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in böyle bir saldırı hâlinde devreye girmesinin sonuçları Türkiye’yi de fazlasıyla etkileyecek, belki de Türkiye kendisinin olmayan bir savaşın içerisine sürüklenecektir.
Suudi Arabistan, sadece ABD ile yakın müttefik olduğu ve ülkesinde ABD üslerini barındırdığı için değil, Sünni bir İslam devleti olması nedeniyle de İran’ın doğal hedeflerinden biridir. İran’ın bölgede mezhepçi bir yayılmacılık politikası izlediği bir gerçektir. İran, bunu İsrail’e karşı bir güvenlik çemberi oluşturmakla açıklasa da Suriye’de üstlendiği mezhepçi tutum gerçek yüzünü açığa çıkarmıştır.
Öte yandan, Sünnilerle Şiiler arasında tarih boyunca süren kavgalar bir yana, İsrail için bütün İslam dünyası potansiyel düşmandır. 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı, Arapların hafızasında kalıcı bir iz bırakmıştır. O nedenle Körfez ülkeleri, ABD ile dostluk adına İsrail’le iyi geçinmeye çalışsa da potansiyel olarak İsrail’in tehdit çemberi içerisindedir.
O nedenle İran, Suudi Arabistan’la 10 Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması konusunda anlaşmıştı. Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan’la antlaşma yapması, iddia edildiğinin aksine, Türkiye’nin arabuluculuğu nedeniyle yeniden Suudi Arabistan-İran ilişkilerini geliştirecektir.
Suudi Arabistan’ın neden Türkiye ve Pakistan’la antlaşma yapmak istediğine gelince:
Suudi Arabistan, ABD-İsrail-İran savaşında ABD üslerinin ülkesinde bulunmasının kendisine zarardan başka hiçbir yarar sağlamadığını görmüştür. ABD ile savaş nedeniyle ülkesindeki üs bölgelerinin İran’ın hedefi hâline gelmesi karşısında ABD’nin bu ülkeleri koruma adına hiçbir şey yapmadığı ortaya çıkmıştır.
Üstelik karşısında olan devlet, ABD’nin de düşman kabul ettiği İran devleti olmuştur. Düşünün; eğer İran değil de İsrail, Körfez ülkelerine saldırsaydı, belki de ABD İsrail’e bu konuda yardımcı olacaktı !
Trump’ın zaman zaman Suudi Arabistan’a tehditler yapması ve sonunda aldığı haraçlarla işi tatlıya bağlaması da gösteriyor ki ABD’den Körfez ülkelerine hiçbir şekilde hayır yoktur.
Bu durumu iyice anlayan ve geleceğini garanti altına almak isteyen Suudi Arabistan, Trump’ın Pakistan ve Türkiye dostluğunu fırsat bilerek iş birliği için adımlar atmıştır.
ABD’nin hesabı ne olabilir?
Öyle anlaşılıyor ki Trump, Türkiye ve Pakistan’ın öncülüğünde oluşabilecek geniş bir paktın İran’a kadar uzanması hâlinde, İsrail’in bölge ülkelerine saldırısı için ileri sürdüğü “güvenlik için savaş” kozunu da elinden almak isteyecektir.
Türkiye’nin PKK’yı silahsızlandırmayı sağlamasının ardından Lübnan’da da Hizbullah’ın silahlardan arındırılması gündemdedir. Gazze’de de arabuluculuğu geliştirmek isteyen ABD, bölgeyi bir barış havzası yapmak ve bölge ülkelerinin yer altı ve yer üstü imkânlarından azami şekilde yararlanmanın yolunu aramaktadır. Bu ise ancak bölge barışıyla mümkün olabilir.
ABD’nin muhtemel senaryoları arasında, Türkiye-Suud-Pakistan antlaşmasının yalnızca Körfez ve Orta Doğu ülkeleriyle sınırlı kalmayıp bir şekilde Türk Cumhuriyetlerine kadar uzanması da bulunmaktadır. Böylece Rusya bölgede yalnızlaştırılmış olacaktır.
ABD, dış politikasını Çin, Hindistan ve Rusya’yı yakın markaja alacak şekilde dizayn etmek istemektedir. Bu ise bu ülkelerin hareket alanlarını kısmakla mümkün olabilir.
Sonuç
Bu antlaşmanın nereye evrileceğini elbette zaman gösterecek. Bölgemiz her an yeni gelişmelere gebe. O nedenle anlık bir gelişmeyle bütün iyi niyetli yorumlar çöpe dönüşebilir veya bütün kötü yorumlar havada kalabilir.
Şu an antlaşmaya sadece İran yorum yaptı ve anlaşma için “boş bir antlaşma” dedi. Geçmişte benzer antlaşmaların hiçbir işe yaramadığı düşünülürse aynı akıbetin bu antlaşmada da ortaya çıkması elbette mümkün. Zira, burası Ortadoğu !
Dediğim gibi, her şey zamanla ortaya çıkacak gelişmelere bağlı.
Antlaşmanın ülkemize, bölgemize ve dünya barışına hayırlar getirmesi en büyük dileğim.
