ADNAN ONAY
Zaman zaman Türk çayına karşı bilinçli ve maksatlı kampanyalar başlatılıyor. Amaç belli: Bu ülkenin kendi toprağında ürettiği, milyonlarca insanın geçim kaynağı olan çayın yerine; ithal edilen, küresel markaların milyarlar kazandığı içecekleri yerleştirmek. Bir dönem Türkiye’de açık ara en çok tüketilen içecek çaydı. Ancak yıllar boyunca kahve kültürü adı altında yürütülen yoğun reklam kampanyaları, sosyal medya operasyonları, diziler, yaşam tarzı dayatmaları ve “modernlik” algısıyla toplumun alışkanlıkları değiştirildi. Sonuçta ithal kahve zincirleri büyüdü, kazanan yabancı şirketler oldu; kaybeden ise kendi ürününü ikinci plana iten Türkiye oldu.
Bugün büyük şehirlerde insanlar artık çay içmeyi sıradanlık, kahve tüketmeyi ise bir statü göstergesi gibi görmeye başladı. Çünkü yıllardır bilinçaltına işlenen mesaj tam da buydu. Çay; mütevazı, yerli ve halkın içeceği olarak gösterilirken, kahve daha elit, daha modern, daha prestijli bir alışkanlık gibi sunuldu. Oysa mesele yalnızca damak tadı değildir. Bu aynı zamanda ekonomik, kültürel ve psikolojik bir yönlendirmedir.
Dünyaca ünlü gastronomi platformu TasteAtlas tarafından 12 Mayıs 2026 itibarıyla yayımlanan Türkiye’nin en popüler geleneksel içecekleri listesi de bana bu benzer hikâyeyi yeniden hatırlattı. Listeye göre çay, içecekler arasında ancak 7. sırada yer bulabilmiş! Sosyal medyada büyük tepki çeken bu sıralama doğal olarak tartışmaları da beraberinde getirdi.
TasteAtlas’ın verilerine göre birinci sıraya Türk kahvesi yerleştirilmiş. İkinci sırada ayran var. Buraya kadar tartışılabilir. Ancak listenin devamında ortaya çıkan tablo hayatın gerçekleriyle bağdaşmıyor. Yaz aylarında neredeyse kimsenin yüzüne bakmadığı, daha çok birkaç kış ayında tüketilen salep üçüncü sırada gösteriliyor. Boza dördüncü sırada. Ardından şalgam suyu ve turşu suyu geliyor. Günlük yaşamda çok sınırlı tüketilen, bölgesel kalan veya mevsimsel ilgi gören içecekler çayın önüne geçiriliyor.
Peki bu gerçekten hayatın doğal akışına uygun bir tablo mu?
Türkiye kişi başına çay tüketiminde dünyanın zirvesinde yer alıyor. Sabah kahvaltısından gece sohbetlerine kadar hayatın her anında çay var. Evde çay var, iş yerinde çay var, kahvede çay var, otobüs terminalinde çay var, hastane kantininde çay var. Bu ülkede insanlar misafirine önce çay sorar. Barış çayla yapılır, sohbet çayla koyulaşır, dostluk çayla pekişir. Böyle bir toplumda çayı yedinci sıraya koymak, gerçeklikle değil algı mühendisliğiyle açıklanabilir.
Çünkü mesele artık sadece bir içecek meselesi değildir. Yerli üretim yapan sektörlerin değersizleştirilmesi, toplumun kendi kültüründen uzaklaştırılması ve tüketim alışkanlıklarının küresel sermayenin istediği yönde şekillendirilmesi meselesidir. Türkiye’nin çay üreticisi kazanırsa Rize kazanır, Artvin kazanır, Trabzon kazanır, binlerce aile ayakta kalır. Ama ithal kahve tüketimi arttığında kazanan; yabancı markalar, uluslararası zincirler ve dışarıya giden milyarlarca dolardır.
İşin daha dikkat çekici tarafı ise şudur: Çayın sağlığa zararları üzerine sürekli haberler yapılırken, şeker yüklü kahve karışımları, litrelerce şurup kullanılan ithal içecekler ve kimyasal katkılar neredeyse hiç tartışılmaz. Çaya karşı hassasiyet gösterenlerin çoğu, sıra küresel markalara geldiğinde sessizleşiyor. Bu da eleştirilerin ne kadar samimi olduğunu sorgulatıyor.
Elbette herkes istediği içeceği tüketebilir. Kimsenin kahveye, salepe ya da başka bir içeceğe düşman olduğu yok. Ancak milyonların hayatında açık ara birinci sırada olan çayı yok sayarak, toplumun gerçek tüketim alışkanlıklarıyla uyuşmayan listeler hazırlamak; ister istemez “çayın tahtını sarsma” çabalarını akla getiriyor.
Çünkü çay bu milletin sadece içeceği değildir. Çay; emeğin, sohbetin, misafirperverliğin, üretimin ve kültürün sembolüdür. Bu yüzden çayı sıradanlaştırmaya çalışan her yaklaşım, aslında biraz da bu ülkenin yerli değerlerini geri plana itme çabasıdır.
