Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Ödüllü Gazeteci Ezgi Sevil ile gazeteciliğe, emeğe ve vefaya dair her şey

Filozof Sosyolog Bir mesleğe değer katan yalnızca sahip olunan unvanlar

Filozof Sosyolog

Bir mesleğe değer katan yalnızca sahip olunan unvanlar değil; o mesleğe verilen emek, gösterilen özveri, zaman içinde edinilen deneyim ve topluma bırakılan izdir. Gazetecilik ise kamuoyunu bilgilendirmenin ötesinde; toplumun sesini duyurmayı, farklı bakış açılarını görünür kılmayı ve yaşanan döneme tanıklık etmeyi gerektiren önemli bir meslek alanıdır.

“Mesleğine, Şehrine, Toplumumuza ve Kültürel Hayatımıza Değer Katan İnsanlara Vefa” yazı dizimiz kapsamında; mesleğine emek veren, çalışmalarıyla topluma katkı sunan ve kendi alanında iz bırakan isimlerle bir araya geliyoruz. Bu söyleşimizde, gazetecilik ve medya alanındaki çalışmalarıyla mesleki yolculuğunu sürdüren Sayın Ezgi SEVİL ile gazeteciliği, değişen medya dünyasını, toplumla kurduğu iletişimi ve mesleki deneyimlerini konuşacağız.

 

Merhaba Sayın Ezgi SEVİL, söyleşimize hoş geldiniz. Öncelikle sizi tanımayan okurlarımız için kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Merhaba Jale Hanım, öncelikle bu güzel söyleşi davetiniz ve emeğiniz için teşekkür ederim. Böyle anlamlı bir çalışmada yer almak benim için de ayrıca kıymetli.

1991 İstanbul Bakırköy doğumluyum. Çocukluk yıllarımda tiyatroya olan büyük merakım ve aldığım sanat eğitimi, zamanla kendimi ifade etme tutkumu şekillendirdi ve bu ilgi ilerleyen yıllarda haberciliğe evrildi.

 

Eğitimimi Beykent Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde tamamlarken, spikerlik ve diksiyon eğitimleriyle kendimi geliştirip medyanın önde gelen kuruluşlarında stajlar yaptım. Bugün internet gazeteciliğinde siyaset ve gündem üzerine köşe yazarlığı yapıyor; geleneksel medyanın dijitalleşen yüzüyle birlikte sosyal medyada düzenlediğim soru-cevap formatındaki programlarla gündemi takipçilerimle birlikte değerlendiriyorum.

 

Ayrıca geçmişte aktif siyasetin içinde yer almış bir isim olarak, hem bu birikimimi pekiştirmek hem de vizyonumu genişletmek adına Uluslararası İlişkiler alanındaki master eğitimimi sürdürüyorum. Kısacası; hayatını iletişime, habere ve toplumsal meselelere adamış, gelecekte de yine bu birikimle siyasette aktif olarak yer almayı hedefleyen bir medya mensubuyum.

 

Gazeteciliğe yönelmenizde sizi etkileyen en önemli nedenler nelerdi? Bu mesleği seçmenizde nasıl bir hikâye var?

Aslında bu tutkunun temelleri çocukluk yıllarımda, evimizde ana haber bültenlerine duyulan o büyük ilgiyle atıldı. O dönem ekranların altın çağını yaşıyordu; Defne Samyeli’ler, Sonay Dikkaya’lar, Ali Kırca gibi duayenler adeta oturma odalarımızın konuğuydu. Çocuk hafızama ve beynime kazınan o sahnelerden ve özellikle Uğur Dündar gibi bir ismi kendime idol alarak büyüdüm.

 

O usta isimlerin ekrandaki duruşu, habercilikteki cesareti ve topluma dokunan yönü bana ‘Ben de bu sahnenin bir parçası olmalıyım’ dedirtti. Tiyatroyla başlayan ifade etme isteğim, haberciliğin bu büyüleyici ve gerçeğin peşinden koşan dünyasıyla birleşince yolum netleşmiş oldu.

Televizyon, gazete ve dijital medya gibi farklı mecralarda deneyim kazandınız. Bu alanların birbirinden farklı çalışma disiplinleri size neler kattı?

Farklı mecralarda yer almak bir gazeteci için adeta bir mutfak deneyimi; her birinin kendine has bir ritmi ve disiplini var. Örneğin, televizyonun o canlı ve anlık temposu bana kriz yönetimi, hızlı düşünme ve refleks kazandırdı. Yazılı basının ve köşe yazarlığının o masabaşı disiplini ise kelimelerle ilişkiyi güçlendiriyor; olayların derinliğine inmeyi, ince detayları yakalamayı ve kalıcı bir iz bırakmayı öğretiyor.

 

Dijital medya ise madalyonun bambaşka ve en dinamik yüzü. Geleneksel medyanın o tek yönlü akışını kırıp izleyiciyle, yani halkla birebir, filtresiz ve anlık bir köprü kurmanızı sağlıyor. Bugün bu mecraların hepsini harmanlayabilmek; hem ekrandaki duruşu, hem kalemin gücünü hem de dijitalin sokağın sesine uzanan kulağını bir arada tutmama olanak tanıyor. Aslında her mecra bana haberi farklı bir açıdan okumayı ve kitlelere en doğru, en samimi yoldan ulaşmayı öğretti.

 

Gazetecilik yalnızca haber aktarmak değil, aynı zamanda toplumun nabzını tutmak anlamına da geliyor. Sizce bir gazetecinin topluma karşı en temel sorumluluğu nedir?

Bana göre bir gazetecinin topluma karşı en temel sorumluluğu, hakikatin tapınağında bekçilik yapmak ve sokağın gerçek sesini sahici bir şekilde yansıtabilmektir. Bugün haberleşmek eskiye oranla çok daha hızlı ama bir o kadar da kirli bir bilgi havuzunda gerçekleşiyor. İşte bu noktada gazeteci, o bilgi kirliliğini eleyen en güvenilir süzgeç olmak zorundadır.

 

Yalnızca olayları bildirmek yetmez; mikrofonu, kendi sesini duyuramayan yığınlara uzatmak, halkın vicdanının tercümanı olmak gerekir. Güç odaklarının değil, her zaman hakikatin ve kamu yararının yanında durabilmek; gerektiğinde ‘kral çıplak’ diyebilme cesaretini gösterebilmek bir gazetecinin en vazgeçilmez mesleki ve vicdani sorumluluğudur.

 

“Ezgi Sevil Soruyor” gibi vatandaşın doğrudan görüşünü alan çalışmalarınızda insanların gündeme bakışında sizi en çok şaşırtan veya düşündüren durumlar neler oldu?

Ben sokakta değil, dijitalin o hızlı ve kesintisiz akışında yapıyorum bu işi; ekranın arkasından doğrudan kitlelerin gözünün içine bakarak soru-cevap formatında nabız tutuyoruz. Bu dijital etkileşimde beni en çok şaşırtan ve düşündüren şey, insanların artık edilgen birer izleyici olmaktan tamamen çıkmış olmaları.

 

Televizyon ekranındaki tek yönlü akışın aksine, dijitalde saniyesinde gelen yorumlar, sorular ve reaksiyonlar gösteriyor ki halk artık siyasete ya da gündeme dair ezberlenmiş argümanlara prim vermiyor. İzleyicimle aramızdaki o filtresiz, anlık ve şeffaf iletişim sayesinde şunu net bir şekilde görüyorum: Dijitaldeki kitle, gündemi çok daha keskin, mizahi ve yalın bir perspektifle okuyor. Bazen günlerce tartışılan bir siyasi gündemin, dijitaldeki o canlı yayında veya videonun altında tek bir cümleyle ne kadar nokta atışı özetlendiğini gördüğümde, yeni medyanın ne kadar güçlü ve gerçekçi bir ayna olduğunu yeniden fark ediyorum.

 

Günümüzde sosyal medya, gazetecilik ile vatandaş arasındaki mesafeyi büyük ölçüde değiştirdi. Sizce dijital medya gazeteciliğin gücünü mü artırdı, yoksa yeni sorumluluklar mı getirdi?

Bence kesinlikle her ikisini de yaptı; hatta bu ikisi birbirinden bağımsız düşünülemez. Dijital medya, geleneksel ekranların o kalın ve ulaşılmaz duvarlarını tamamen yıkıp attı. Artık haber ile izleyici, yani gazeteci ile vatandaş arasındaki o hiyerarşik mesafe kalktı; doğrudan, yüz yüze, yorumlarla ve anlık reaksiyonlarla örülü yepyeni bir bağ kuruldu. Bu durum şüphesiz gazeteciliğin etki alanını ve gücünü katbekat artırdı.

 

Ancak bu güç, beraberinde çok daha ağır bir sorumluluk yükünü de getirdi. Çünkü geleneksel medyanın o tek yönlü otoritesi artık yok; dijitalde herkesin bir ses kürsüsü var. Bu da bilgi kirliliğinin, dezenformasyonun ve algı operasyonlarının tavan yaptığı bir kaosu doğuruyor. İşte tam bu noktada dijital gazetecinin sorumluluğu, o sonsuz bilgi havuzunda bir ‘gürültü’ olmak değil, en güvenilir, en filtresiz ve en doğru süzgeç kalabilmektir. Güç arttı evet, ama o gücü hakikatle taşımak ve takipçiyle kurulan o samimi köprüyü asla kirletmemek en büyük sorumluluk.

 

Özellikle gençlerin haber alma alışkanlıklarının değiştiği bir dönemde, gazeteciler güvenilir bilgi ile hız arasındaki dengeyi nasıl kurmalı?

Gençler artık haberin ardına düşmek yerine haberin kendilerini bulmasını istiyor; buradaki hız beklentisi son derece yüksek ve bunu yok sayamayız. Ancak dijital çağın en büyük tuzağı, hız uğruna doğruluktan ödün vermektir. Güven ile hız arasındaki o ince dengeyi kurmanın yolu, haberi ‘vur-kaç’ mantığıyla değil, en yalın ve en net özüyle ama teyit edilmiş bir şekilde sunmaktan geçiyor.

 

Genç kuşak samimiyetsizliği, kurgulanmış klişeleri ve manipülasyonu saniyesinde seziyor. Bu yüzden gazeteci, haberi verirken hızı yakalayacak ama o bilginin arkasındaki güvenilir süzgeç olmayı asla bırakmayacak. Hızlı olmak eksik ya da yanlış bilgi vermenin asla bahanesi olamaz; mesele, en hızlı şekilde en doğru, en berrak ve en şeffaf hakikati masaya koyabilmektir.

 

Kadın gazetecilerin medya sektöründeki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadın olmanın mesleki deneyiminize kattığı veya zorlaştırdığı yönler oldu mu?

Kadın gazetecilerin medya sektöründeki konumuna baktığımızda, işin mutfağında ne yazık ki hâlâ görünmeyen çok kalın cam tavanlar ve çetin mücadeleler olduğunu kimse inkâr edemez. Bu sektörde kadın olmanın en büyük zorluğu, masabaşındaki o eril zihniyetle, özellikle de koltuğunu ve gücünü elinde tutan patronların o ahlaksız, manipülatif ve baskıcı yaklaşımlarıyla mücadele etmek zorunda kalmaktır.

 

Ne yazık ki liyakatin değil de başka denklemlerin konuşulduğu, yeteneğinize değil cinsiyetinize biçilen rollere göre alan açılmaya çalışıldığı bir medya düzeniyle karşı karşıyayız. Kadın gazeteciler olarak bizler, sadece haberin peşinden koşmuyor; aynı zamanda bu bozuk, ahlaksız patronaj ilişkilerine ve ‘erkek kulübü’ zihniyetine karşı da her gün iki kat daha fazla varlık mücadelesi veriyoruz.

 

Ancak kadın olmanın kattığı o sezgisel güç, olayları okuma biçimindeki empati ve en önemlisi asla boyun eğmeyen o dik duruş, bu zorlukların karşısında en büyük kalkanımız oluyor. Bizler susmayarak, sadece mesleğimizin ve hakikatin arkasında durarak bu çarpık düzeni değiştirmeye ve bu alanı kadınlar için daha adil kılmaya mecburuz.

 

Gazetecilikte siyaset ve toplum ilişkisi her zaman hassas bir alan olmuştur. Bir gazetecinin kamuoyunu bilgilendirirken tarafsızlık ve mesleki etik açısından dikkat etmesi gereken temel ilkeler sizce nelerdir?

Siyaset ve toplum arasındaki o hassas çizgide yürürken bir gazetecinin pusulası her zaman hakikat ve kamu yararı olmalıdır. Tarafsızlık demek, her şeye sessiz kalmak ya da taraflara eşit mesafede görünmek adına gerçeği eğip bükmek değildir. Aksine, mesleki etik; güç odaklarının değil, sokağın ve halkın gerçeklerinin arkasında durmayı gerektirir.

 

Temel ilke bellidir: Haber verilirken manipülasyona kapı aralamamak, doğruluğu teyit edilmemiş hiçbir bilgiyi servis etmemek ve en önemlisi kişisel çıkarların ya da patronaj ilişkilerinin gölgesinde kalmadan sadece vicdanın sesini dinlemektir. Gazeteci tarafsız olamaz belki ama her zaman gerçeğin ve adaletin tarafında olmak zorundadır.

 

Mesleğiniz boyunca sizi zorlayan, ancak bugün geriye dönüp baktığınızda önemli bir deneyim olarak gördüğünüz bir dönem veya olay oldu mu?

Yıllar önce, henüz dijitalin bugünkü kadar yaygın olmadığı, geleneksel medyanın sert ve acımasız kurallarının geçerli olduğu bir dönemde çok kritik bir siyasi dosyayı ve arka plandaki bazı usulsüzlükleri haberleştirmeye hazırlanıyordum. Haberin üzerine gittikçe çok ciddi baskılarla, ‘haber yayınlanmasın’ telefonlarıyla ve hatta açık tehditlerle karşılaştım. O an genç bir gazeteci olarak o çarkın ne kadar büyük ve caydırıcı olduğunu, etrafımdaki birçok kişinin geri adım atmamı önerdiğini hatırlıyorum.

 

O gece sabaha kadar uyumadan haberin bütün hukuki ve belgeye dayalı dayanaklarını defalarca kontrol ettim. Neticede haberin arkasında durmayı başardım. Bugün geriye dönüp baktığımda; o gün yaşadığım o korku ve baskı dolu anların, benim mesleki omurgamı ve dik duruşumu çelik gibi sağlamlaştıran en büyük dönüm noktası olduğunu anlıyorum. Bedeli ne olursa olsun, gerçeği eğip bükmeden masaya koyabilme cesaretini o gün kazandım.

 

Aldığınız ödüller, mesleki çalışmalarınızın kamuoyu tarafından da takdir edildiğini gösteriyor. Bir gazeteci için ödül mü daha değerlidir, yoksa yaptığı işin toplumda karşılık bulması mı?

Hiç şüphesiz, yaptığınız işin toplumda karşılık bulması her şeyin üzerindedir. Ödüller gurur verici, emeklerinizin taçlandırıldığı çok kıymetli duraklar; ancak bir gazeteci için asıl büyük ödül, sokağın, takipçinizin ya da izleyicinizin gözündeki o hak ediş hissi ve ‘İyi ki varsın’ cümlesidir.

 

“Vefa” sizin için ne ifade ediyor? Meslek hayatınızda size yol gösteren, destek olan veya üzerinizde emeği bulunan insanlara karşı vefanızı nasıl gösteriyorsunuz?

Meslek hayatımın her basamağında; en zor anımda arayıp soranı da, sırtımı sıvazlayanı da, yol açanı da bir bir hafızama kaydederim. Benim için vefanın en güzel karşılığı, o insanları her platformda onurla anmak ve başım dik bir şekilde haklarını teslim etmektir.

 

Hadsizliğe, çıkarcılığa ve ilk fırsatta yön değiştiren o ‘vefasız’ karaktersizliğe gelince… Hayat o kadar hızlı akıyor ki, kimin ne olduğunu çok net görüyoruz. Sadece gülüp geçiyorum; çünkü kimin ne kadar omurgalı olduğunu en çok zor zamanlarda kimin ortada olmadığını görünce anlıyorsunuz. Özetle; vefam da nettir, vefasızlara kapıyı kapatıp ardına bakmayışım da.

 

Bugünün gençleri gazeteciliğe büyük ölçüde dijital platformlar üzerinden ilgi duyuyor. Mesleğe yeni başlayacak genç gazetecilere özellikle hangi konularda dikkatli olmalarını önerirsiniz?

Genç meslektaşlarıma ilk ve tek söyleyeceğim şey şudur: Cesur olun. Dijitalin o parıltılı, hızlı ve konforlu görünen dünyası sizi asla korkaklaştırmasın. Bu meslekte en büyük tehlike, trendlerin peşinden koşarken omurgayı ve cesareti kaybetmektir.

 

Kaleminizi üç kuruşluk çıkarlar, geçici alkışlar ya da korkular uğruna asla satmayın. Hız peşinde koşarken doğruluktan ödün vermeyin; çünkü dijital dünyada binlerce içerik üretebilirsiniz ama gerçeği yazma cesaretiniz yoksa yaptığınız işin hiçbir kıymeti kalmaz. Bedeli ne olursa olsun, ekranın arkasından da olsa hakikati haykırmaktan, kaleminizi ve vicdanınızı satmamaktan asla vazgeçmeyin

 

Gazetecilik ve medya dünyasında edebiyat ve şiirin sizce nasıl bir yeri var? Şiir ve edebiyatın toplumun duygu dünyasına, düşünce biçimine ve kültürel hafızasına katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sevdiğiniz ve eserlerini okumaktan keyif aldığınız edebiyatçı kimdir? En sevdiğiniz eseri hangisidir?

Gazetecilik günün acelesini, politikanın tozunu yazar; ama şiir ve edebiyat, o insanın içindeki asıl sızıyı, coşkuyu ve kültürel hafızayı geleceğe taşır. Haberin bittiği yerde şiir başlar, çünkü kaskatı gerçekliği ancak kelimelerin estetiği ve vicdanı kurtarabilir.

 

Bu topraklarda şiir denince, kalemiyle meydan okuyan, memleket sevgisini ve insan ruhunun derinliğini en cesur şekilde haykıran Nâzım Hikmet’in yeri bende bambaşkadır. Onun o coşkulu, engin ve insanı sarsan dizeleri arasında kaybolmak gibisi yoktur. Özellikle ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’, bu coğrafyanın insanının acısını, umudunu ve direncini en yalın ve en büyüleyici şekilde anlatan, başucu eserimdi.

 

Gazeteciliğin geleceğini düşündüğünüzde, yapay zekâ, sosyal medya ve dijital yayıncılığın mesleği nasıl dönüştüreceğini öngörüyorsunuz?

Yapay zeka ve dijital yayıncılık haberciliğin hızını ve formunu tamamen değiştiriyor; veriyi işlemek, kitleye ulaşmak artık eskisine oranla saniyeler alıyor. Ancak ne kadar gelişmiş olursa olsun, hiçbir yapay zeka algoritması bir insanın vicdanının, sokağın o ham kokusunun ve gerçeğin peşinden koşan o sezgisel cesaretin yerini tutamaz.

 

Gelecekte teknoloji sadece bir araç olacak; asıl kıymetli olan ise o verinin arkasındaki insani süzgeç ve omurgalı duruş kalacak. Dijital yayıncılık ne kadar evrilirse evrilsin, hakikati eğip bükmeden, kalemi satmadan kitlelerin gözünün içine bakarak konuşabilen gerçek gazetecilerin her zaman baş tacı edileceğine inanıyorum.

 

Son olarak; yıllarını gazeteciliğe ve iletişime vermiş bir isim olarak, topluma ve mesleğinize bir mesaj bırakmanız istenseydi ne söylemek isterdiniz?

Topluma ve bu mesleğe bırakacağım tek ve en net mirasım şudur: Asla susmayın, asla boyun eğmeyin.

 

Karanlık ne kadar koyu olursa olsun, hakikatin üstünü örtmeye çalışanlar ne kadar güçlü görünürse görünsün; vicdanın ve sokağın sesi her zaman o kof duvarları yıkar geçer. Ben kameraların arkasında da, dijitalin o hızlı akışında da hep bu inançla yürüdüm. Kaleminizi, kamerasını ve onurunuzu üç günlük konjonktüre kurban etmeyin. Çünkü bu dünyadan geriye ne aldığınız ödüller ne de koltuklar kalıyor; geriye kalan tek şey, başınız dik bir şekilde taşıdığınız satılmamış bir ad ve tertemiz bir vicdandır. Hakikatten vazgeçmeyin.

 

Bir söyleşinin geride bıraktığı en kıymetli şey, yalnızca sorulara verilen cevaplar değil; insanların birbirine dokunduğu, mesleki emeğin ve insani değerlerin görünür hâle geldiği anlardır. Ezgi SEVİL ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi de gazeteciliğin yalnızca haber aktarmaktan ibaret olmadığını; emek, cesaret, sorumluluk ve insanlarla kurulan güçlü iletişimle anlam kazandığını bir kez daha gösterdi.

 

Kendisini sosyal medyada gezinirken karşıma çıkan paylaşımları vesilesiyle tanıdım ve çalışmalarını takip etmeye başladım. Ardından kendisinin de beni takip etmesi, söyleşi teklifime olumlu yaklaşarak vakit ayırması ve bu davetimi incelik göstererek kabul etmesi benim için ayrıca anlamlıydı. Bazen hiç tanımadığınız bir insanla yollarınız bir paylaşım aracılığıyla kesişir; o küçük karşılaşma, güzel bir iletişimin başlangıcına dönüşür. Benim için de böyle oldu.

 

Bir kadın olarak, hemcinsimin kendi alanında emek vermesini, mesleki azmini, kendisini sürekli geliştirme çabasını ve başarılarını ayrıca takdir ediyor; kendisiyle gurur duyuyorum.

 

“Vefa” yazı dizimizin ruhuna yakışan bu güzel buluşmada değerli zamanını ayırması, söyleşi teklifimi nezaketle kabul etmesi ve samimi yaklaşımıyla çalışmama anlam katması benim için ayrıca kıymetliydi. Mesleki başarılarının yanı sıra gösterdiği bu güzel vefa ve incelik için değerli Ezgi SEVİL’e teşekkür ediyor; mesleğine duyduğu bağlılığın, üretme ve kendisini geliştirme azminin gazetecilik yolculuğunda daha nice başarılara vesile olmasını diliyorum.