ADNAN ONAY
TBMMM Genel Kurulu, ilk Meclisin açılış tarihi kabul edilen 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 106. Yıl dönümü nedeniyle özel gündemle toplandı ve Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş burada günle ilgili konuşma yaptı. Gönül isterdi ki yapılan konuşmada bir cümle de olsa bu konuşmada Sultan İkinci Abdülhamit’e de değinilseydi.
Nedenine gelince;
Türkiye Cumhuriyeti, her ne kadar 1923 yılında yeni bir isim ve rejimle tarih sahnesine çıkmış olsa da, kurumsal ve sosyolojik açıdan bakıldığında Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan doğrudan bir devamı, bir tekâmül evresidir. Modern Türkiye’nin devlet yapısını incelediğimizde, bugün devlet yapısı içerisinde yer alan pek çok kurumun kökeninin Osmanlı imparatorluğumuza dayandığını görürüz.
Örneğin, adalet mekanizmamızın zirvesindeki Danıştay ve Yargıtay’ın temelleri 1868’de atılmış, mali denetimin kalesi Sayıştay 1862’de kurulmuştur. Güvenlikten sağlığa, ekonomiden eğitime kadar uzanan bu süreklilik; 1839’da kurulan Jandarma, 1845’te kurulan Polis Teşkilatı, 1863’te temelleri atılan Ziraat Bankası ve 1868’de Hilal-i Ahmer adıyla filizlenen Kızılay gibi devasa kurumlarla günümüze taşınmıştır.
Devletin işleyişini sağlayan bu kuruluşlarımızın kuruluş tarihlerini Osmanlı dönemine dayandırarak anarken, konu milli iradenin tecelli ettiği meclis yapısına geldiğinde “ilk meclis” miladını 1920 olarak belirlemek, tarihsel perspektifte bir metodoloji çelişkisini beraberinde getirmektedir.
Bu durum, Türk parlamento geleneğinin sanki 23 Nisan 1920’de Ankara’da yoktan var olduğu gibi bir algı yaratsa da, gerçekte Türk demokrasi tarihi çok daha eski ve köklü bir birikime sahiptir. Türkiye’deki anayasal düzenin ve halkın yönetime katılımının ilk somut adımı, 1876 yılında ilan edilen Kanun-i Esasi ve ardından 19 Mart 1877’de açılan Meclis-i Mebusan’dır. Sultan İkinci Abdülhamit döneminde açılan bu ilk parlamento, her ne kadar savaş gerekçesiyle bir süre askıya alınsa da, 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla yeniden canlanmış ve Türk siyasi hayatına çok partili sistem, seçim kültürü ve meclis içi denetim gibi hayati kavramları miras bırakmıştır.
Dolayısıyla, 1920’de Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi, aslında Osmanlı parlamenter geleneğinin bir reddi değil, İstanbul’un işgaliyle işlemez hale getirilen o köklü yapının milli bir ruhla Anadolu’da yeniden diriltilmesidir.
Hatta bu devamlılığın en somut kanıtı, 1920’deki meclisin kadrosundan açıkça bellidir. İstanbul’daki son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı İngiliz baskısıyla dağıtıldığında, oradaki birçok mebus canı pahasına Ankara’ya gelerek Milli Mücadele saflarına katılmış ve TBMM’nin kurucu unsurları arasında yer almıştır.
Bu durum, kurumsal mirasın Osmanlı Devletimize dayandığını göstermektedir. Yeni Meclisin eskiyi devraldığı, meclis adabı, tüzükler ve siyasi tecrübe açısından bir devir teslim yapıldığı tarihsel bir gerçekliktir. Diğer devlet kurumlarında kuruluş tarihlerini 19. yüzyıla kadar götürüp meclis söz konusu olduğunda 1920’yi bir “başlangıç” saymak, Osmanlı’nın son dönemindeki meclis tecrübesini ve anayasal kazanımları dikkate almamak bir eksikliktir. Türkiye Cumhuriyeti, kurumları, hukuk sisteminin iskeleti ve parlamento kültürüyle tarihle iç içe bir bütündür ve bu bütünün kökleri Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme hamlelerinin derinliklerinde yatmaktadır.
Konuya bu çerçeveden baktığımızda 23 Nisan 1920, asırlık bir çınarın külleri üzerinde kurulan yeni devletimizin Meclisi yenilemesi olarak görülmelidir.
